v13.9.26 Geliştirme Notları
A`râf Sûresi
165
Cuz 9
﴾131﴿ Fakat onlara (sağlık ve bolluk gibi) güzel bir şey gelince (bunu kendilerinin hak ettiği iddiâsıyla): “İşte bu bize âittir” derlerdi, kendilerine (hastalık ve kıtlık gibi) kötü bir şey çarpınca da (“Bu felâketler başımıza Mûsâ ve adamları yüzünden geldi” diyerek) Mûsâ ve berâberinde olanlarla uğursuzlanırlardı. Bilesiniz ki; onların (bolluk, darlık, hayır ve şer gibi tüm) tâlih (ve nasip)leri ancak Allâh nezdindedir (dolayısıyla bütün bunlar kimsenin etkisi olmaksızın sâdece O’nun hükmü ve irâdesiyle kendilerine ulaşmaktadır) /uğursuzlukları ancak (îmânsızlıkları sebebiyle) Allâh nezdinde (takdîr edilip kaydedilmiş)dir/. Velâkin onların çoğu (bu hakîkati) bilmezler (de bu yüzden bilip bilmeden konuşurlar ve iyilikleri kendilerinden bilip kötülükleri peygamberlere atfederler).
﴾132﴿ (Firavun’un kavmi olan Kıptîler bunca mûcizeleri gördükten ve inkârlarına karşı türlü türlü belâlara çarptırıldıktan sonra hâlâ kâfirliği ve inadı bırakmayarak) dediler ki: “Bizi kendisiyle büyüley(ip dînimizden döndür)ebilmen için her ne âyet (ve mûcize) getirsen de artık biz aslâ sana îmân eden kimseler olmayacağız.”
﴾133﴿ (Kavminin inat ve inkârı üzerine Mûsâ kulumuzun yaptığı bedduâyı kabûl ederek) Biz de hemen (zaman bakımından) birbirinden ayırt edilmiş âyetler hâlinde; /(İlâhî bir mûcize oluşu husûsunda şüphe edilemeyecek kadar) açık seçik kılınmış âyetler hâlinde;/ tûfanı, çekirgeleri, (buğday güvesi, pire ve kene gibi) haşereleri, kurbağaları ve (kullandıkları suları kana dönüştürerek o) kanı onların üzerine saldık. Yine de onlar (îmân etmekten yüz çevirip) çokça büyüklük tasladılar ve suç işleyenler toplumu ol(makta dâim ol)dular. İbnü Abbâs, Sa‘îd ibnü Cübeyr ve Katâde (Radıyallâhu Anhüm) gibi birçok zevâtın müşterek rivâyetlerine göre; sihirbazlar îmân edip Firavun mağlup olarak dönünce, o ve kavmi kâfirlikte ısrâra karar verdiler. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ mûcize niteliği taşıyan türlü türlü azapları onların üzerine peş peşe göndermeye başladı. Evvelâ onları kıtlık ve mahsüllerde noksanlıkla yakaladı, fakat îmân etmemeleri üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm) bedduâ yapınca bu âyet-i kerîmede zikredilen sıra üzere belâlar üzerlerine yağmaya başladı. İlk önce sekiz gün süren şiddetli bir karanlık içerisinde öyle yağmur yağdı ki kimse evinden çıkamadı, su evlerin içerlerine dolup boğazlarına kadar ulaştı. İsrâîloğullarının evleri onlarla iç içe olduğu hâlde onların evine bir damla düşmedi. Bunun üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm)a mürâcaat ederek bir sonraki âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere ondan duâ istediler ve îmân sözü verdiler, fakat duâ netîcesinde belâ kalkmasına rağmen îmân etmemeleri üzerine bu sefer Allâh-u Te‘âlâ onlara çekirge sürüleri musallat ederek elbiselerine varıncaya kadar, kapılarını, tavanlarını ve bütün ekinlerini yedirtti. Tekrar Mûsâ (Aleyhisselâm)a mürâcaat ettiler, o da sahrâya çıkarak değneğiyle doğu ve batı tarafına doğru işâret edince çekirgeler geldikleri taraflara döndüler. Onlar yine îmân etmeyince bu sefer Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine (buğday güvesi, pire ve kene gibi) haşerât sürüleri musallat etti, onlar da çekirgelerin bıraktığı ne varsa yediler, yemeklerinin içine, hattâ elbiseleriyle derilerinin arasına kadar girip derilerini emdiler. Onlar yine Mûsâ (Aleyhisselâm)dan duâ istediler, belâ kalktığında ise: “Bu sefer gerçekten senin sihirbaz olduğuna kanâat getirdik” dediler. Sonra Allâh-u Te‘âlâ onlara kurbağaları yolladı, o derece ki; hangi elbise ve yemek kabı açılacak olsa içerisinde kurbağa bulunuyordu, yatakları onlarla doldu, kurbağalar kaynayan kazanlarına kadar sıçrıyorlardı, hattâ konuşurken ağızlarına giriyorlardı. Yine Mûsâ (Aleyhisselâm)a yalvardılar, bu sefer kendilerinden kuvvetli söz aldı ve duâya sarıldı, Allâh-u Te‘âlâ da belâyı açınca yine sözü bozdular. O zaman Allâh-u Te‘âlâ, üzerlerine kan gönderdi, böylece bütün suları kana dönüştü, o kadar ki; bir Kıptî ile İsrâîloğullarından olan kişi aynı kaptan içecek olsalar, Kıptî’nin tarafı kan, İsrâîlî’nin tarafı ise su oluyordu. Hattâ Kıptî, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın ümmetinden birinin ağzından suyu emiyorken bile su onun ağzında kana dönüşüyordu. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
﴾134﴿ Ama (anlatılan) bu murdar azaplar onların üzerine çökünce (kâfirlikte ısrâr edemeyerek her defâsında): “Ey Mûsâ! (Allâh-u Te‘âlâ’nın) Senin yanında bulunan (peygamberlik nîmeti ve duâlarını kabûl edeceğine dâir sana verdiği sözü ve) ahdi hürmetine bizim için Rabbine yalvar. Kasem olsun; eğer bu pis azapları (duâlarınla) bizden açacak olursan, yemîn olsun ki; elbette sana îmân edeceğiz ve andolsun ki; İsrâîloğullarını seninle birlikte (Kudüs’e) mutlaka yollayacağız” dediler.
﴾135﴿ Ama (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın duâsıyla) Biz onların kendisin(d)e (ebedî azâba) ulaşacakları (ölümle netîcelenecek) bir müddete kadar o pis azapları onlardan ne zaman açtıysak, birdenbire onlar (îmân edeceklerine dâir verdikleri sözlerini ve) ahidlerini bozuyorlardı.
﴾136﴿ Biz de nihâyet onlardan intikam al(ma irâdesini açıkla)dık ve hemen o derin deniz (olan Kızıldeniz)de onları su ile boğduk, çünkü onlar gerçekten Bizim (bunca) âyetlerimizi yalanlamıştılar ve onlardan uzaklaşarak (yüz çeviren, hattâ inceleme lüzûmu bile hissetmeyen) gâfil kimseler olmuştular.
﴾137﴿ Yine Biz (öteden beri oğulları boğazlanarak ve zor işlerde köle olarak çalıştırılmak sûretiyle hor görülüp) zayıf tutulmakta olan o (Benîisrâîl) toplumu(nu bol rızıklara sâhip bulunması ve peygamberlerin meskeni olması münâsebetiyle maddeten ve mânen) o kendisinde bereketler yarattığımız (Beyt-i Mukaddes) arâzi(si)nin doğularına ve batılarına (düşen Şam ve Mısır topraklarının tümüne) vâris (sâhip) kıldık. (Habîbim!) Böylece (zorluklara) sabretmeleri sebebiyle Rabbinin o en güzel (yardım ve iktidar) sözü İsrâîloğulları üzerine tamamlanmış oldu. Ayrıca Biz Firavun’un ve kavminin (köşk ve saraylardan) sanat eseri olarak yapmakta olduğu şeyleri tamâmen helâk ettik (evlerinin tavanlarını başlarına çökerttik), o şeyleri de (yerle bir ettik) ki, onlar (bağ-bahçe kurmak için) sürekli çardak yapmaktaydılar /(Hâmân’ın yaptığı köşk gibi) sürekli yüksekçe inşâ etmekteydiler/.
سُورَةُ الْاَعْرَافِ
الجزء ٩
١٦٥
فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٣١﴾
وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٢﴾
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ ﴿١٣٣﴾
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ ﴿١٣٤﴾
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿١٣٥﴾
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿١٣٦﴾
وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ ﴿١٣٧﴾
A`râf Sûresi
165
Cuz 9
فَاِذَا جَٓاءَتْهُمُ الْحَسَنَةُ قَالُوا لَنَا هٰذِه۪ۚ وَاِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَةٌ يَطَّيَّرُوا بِمُوسٰى وَمَنْ مَعَهُۜ اَلَٓا اِنَّمَا طَٓائِرُهُمْ عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ﴿١٣١﴾
﴾131﴿ Fakat onlara (sağlık ve bolluk gibi) güzel bir şey gelince (bunu kendilerinin hak ettiği iddiâsıyla): “İşte bu bize âittir” derlerdi, kendilerine (hastalık ve kıtlık gibi) kötü bir şey çarpınca da (“Bu felâketler başımıza Mûsâ ve adamları yüzünden geldi” diyerek) Mûsâ ve berâberinde olanlarla uğursuzlanırlardı. Bilesiniz ki; onların (bolluk, darlık, hayır ve şer gibi tüm) tâlih (ve nasip)leri ancak Allâh nezdindedir (dolayısıyla bütün bunlar kimsenin etkisi olmaksızın sâdece O’nun hükmü ve irâdesiyle kendilerine ulaşmaktadır) /uğursuzlukları ancak (îmânsızlıkları sebebiyle) Allâh nezdinde (takdîr edilip kaydedilmiş)dir/. Velâkin onların çoğu (bu hakîkati) bilmezler (de bu yüzden bilip bilmeden konuşurlar ve iyilikleri kendilerinden bilip kötülükleri peygamberlere atfederler).
وَقَالُوا مَهْمَا تَأْتِنَا بِه۪ مِنْ اٰيَةٍ لِتَسْحَرَنَا بِهَاۙ فَمَا نَحْنُ لَكَ بِمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣٢﴾
﴾132﴿ (Firavun’un kavmi olan Kıptîler bunca mûcizeleri gördükten ve inkârlarına karşı türlü türlü belâlara çarptırıldıktan sonra hâlâ kâfirliği ve inadı bırakmayarak) dediler ki: “Bizi kendisiyle büyüley(ip dînimizden döndür)ebilmen için her ne âyet (ve mûcize) getirsen de artık biz aslâ sana îmân eden kimseler olmayacağız.”
فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمُ الطُّوفَانَ وَالْجَرَادَ وَالْقُمَّلَ وَالضَّفَادِعَ وَالدَّمَ اٰيَاتٍ مُفَصَّلَاتٍ فَاسْتَكْبَرُوا وَكَانُوا قَوْمًا مُجْرِم۪ينَ ﴿١٣٣﴾
﴾133﴿ (Kavminin inat ve inkârı üzerine Mûsâ kulumuzun yaptığı bedduâyı kabûl ederek) Biz de hemen (zaman bakımından) birbirinden ayırt edilmiş âyetler hâlinde; /(İlâhî bir mûcize oluşu husûsunda şüphe edilemeyecek kadar) açık seçik kılınmış âyetler hâlinde;/ tûfanı, çekirgeleri, (buğday güvesi, pire ve kene gibi) haşereleri, kurbağaları ve (kullandıkları suları kana dönüştürerek o) kanı onların üzerine saldık. Yine de onlar (îmân etmekten yüz çevirip) çokça büyüklük tasladılar ve suç işleyenler toplumu ol(makta dâim ol)dular. İbnü Abbâs, Sa‘îd ibnü Cübeyr ve Katâde (Radıyallâhu Anhüm) gibi birçok zevâtın müşterek rivâyetlerine göre; sihirbazlar îmân edip Firavun mağlup olarak dönünce, o ve kavmi kâfirlikte ısrâra karar verdiler. Bunun üzerine Allâh-u Te‘âlâ mûcize niteliği taşıyan türlü türlü azapları onların üzerine peş peşe göndermeye başladı. Evvelâ onları kıtlık ve mahsüllerde noksanlıkla yakaladı, fakat îmân etmemeleri üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm) bedduâ yapınca bu âyet-i kerîmede zikredilen sıra üzere belâlar üzerlerine yağmaya başladı. İlk önce sekiz gün süren şiddetli bir karanlık içerisinde öyle yağmur yağdı ki kimse evinden çıkamadı, su evlerin içerlerine dolup boğazlarına kadar ulaştı. İsrâîloğullarının evleri onlarla iç içe olduğu hâlde onların evine bir damla düşmedi. Bunun üzerine Mûsâ (Aleyhisselâm)a mürâcaat ederek bir sonraki âyet-i kerîmede beyân edildiği üzere ondan duâ istediler ve îmân sözü verdiler, fakat duâ netîcesinde belâ kalkmasına rağmen îmân etmemeleri üzerine bu sefer Allâh-u Te‘âlâ onlara çekirge sürüleri musallat ederek elbiselerine varıncaya kadar, kapılarını, tavanlarını ve bütün ekinlerini yedirtti. Tekrar Mûsâ (Aleyhisselâm)a mürâcaat ettiler, o da sahrâya çıkarak değneğiyle doğu ve batı tarafına doğru işâret edince çekirgeler geldikleri taraflara döndüler. Onlar yine îmân etmeyince bu sefer Allâh-u Te‘âlâ onların üzerine (buğday güvesi, pire ve kene gibi) haşerât sürüleri musallat etti, onlar da çekirgelerin bıraktığı ne varsa yediler, yemeklerinin içine, hattâ elbiseleriyle derilerinin arasına kadar girip derilerini emdiler. Onlar yine Mûsâ (Aleyhisselâm)dan duâ istediler, belâ kalktığında ise: “Bu sefer gerçekten senin sihirbaz olduğuna kanâat getirdik” dediler. Sonra Allâh-u Te‘âlâ onlara kurbağaları yolladı, o derece ki; hangi elbise ve yemek kabı açılacak olsa içerisinde kurbağa bulunuyordu, yatakları onlarla doldu, kurbağalar kaynayan kazanlarına kadar sıçrıyorlardı, hattâ konuşurken ağızlarına giriyorlardı. Yine Mûsâ (Aleyhisselâm)a yalvardılar, bu sefer kendilerinden kuvvetli söz aldı ve duâya sarıldı, Allâh-u Te‘âlâ da belâyı açınca yine sözü bozdular. O zaman Allâh-u Te‘âlâ, üzerlerine kan gönderdi, böylece bütün suları kana dönüştü, o kadar ki; bir Kıptî ile İsrâîloğullarından olan kişi aynı kaptan içecek olsalar, Kıptî’nin tarafı kan, İsrâîlî’nin tarafı ise su oluyordu. Hattâ Kıptî, Mûsâ (Aleyhisselâm)ın ümmetinden birinin ağzından suyu emiyorken bile su onun ağzında kana dönüşüyordu. (el-Beyzâvî, en-Nesefî, el-Hâzin, el-Âlûsî)
وَلَمَّا وَقَعَ عَلَيْهِمُ الرِّجْزُ قَالُوا يَا مُوسَى ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَۚ لَئِنْ كَشَفْتَ عَنَّا الرِّجْزَ لَنُؤْمِنَنَّ لَكَ وَلَنُرْسِلَنَّ مَعَكَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ ﴿١٣٤﴾
﴾134﴿ Ama (anlatılan) bu murdar azaplar onların üzerine çökünce (kâfirlikte ısrâr edemeyerek her defâsında): “Ey Mûsâ! (Allâh-u Te‘âlâ’nın) Senin yanında bulunan (peygamberlik nîmeti ve duâlarını kabûl edeceğine dâir sana verdiği sözü ve) ahdi hürmetine bizim için Rabbine yalvar. Kasem olsun; eğer bu pis azapları (duâlarınla) bizden açacak olursan, yemîn olsun ki; elbette sana îmân edeceğiz ve andolsun ki; İsrâîloğullarını seninle birlikte (Kudüs’e) mutlaka yollayacağız” dediler.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الرِّجْزَ اِلٰٓى اَجَلٍ هُمْ بَالِغُوهُ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿١٣٥﴾
﴾135﴿ Ama (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın duâsıyla) Biz onların kendisin(d)e (ebedî azâba) ulaşacakları (ölümle netîcelenecek) bir müddete kadar o pis azapları onlardan ne zaman açtıysak, birdenbire onlar (îmân edeceklerine dâir verdikleri sözlerini ve) ahidlerini bozuyorlardı.
فَانْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ بِاَنَّهُمْ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَكَانُوا عَنْهَا غَافِل۪ينَ ﴿١٣٦﴾
﴾136﴿ Biz de nihâyet onlardan intikam al(ma irâdesini açıkla)dık ve hemen o derin deniz (olan Kızıldeniz)de onları su ile boğduk, çünkü onlar gerçekten Bizim (bunca) âyetlerimizi yalanlamıştılar ve onlardan uzaklaşarak (yüz çeviren, hattâ inceleme lüzûmu bile hissetmeyen) gâfil kimseler olmuştular.
وَاَوْرَثْنَا الْقَوْمَ الَّذ۪ينَ كَانُوا يُسْتَضْعَفُونَ مَشَارِقَ الْاَرْضِ وَمَغَارِبَهَا الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ الْحُسْنٰى عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ بِمَا صَبَرُواۜ وَدَمَّرْنَا مَا كَانَ يَصْنَعُ فِرْعَوْنُ وَقَوْمُهُ وَمَا كَانُوا يَعْرِشُونَ ﴿١٣٧﴾
﴾137﴿ Yine Biz (öteden beri oğulları boğazlanarak ve zor işlerde köle olarak çalıştırılmak sûretiyle hor görülüp) zayıf tutulmakta olan o (Benîisrâîl) toplumu(nu bol rızıklara sâhip bulunması ve peygamberlerin meskeni olması münâsebetiyle maddeten ve mânen) o kendisinde bereketler yarattığımız (Beyt-i Mukaddes) arâzi(si)nin doğularına ve batılarına (düşen Şam ve Mısır topraklarının tümüne) vâris (sâhip) kıldık. (Habîbim!) Böylece (zorluklara) sabretmeleri sebebiyle Rabbinin o en güzel (yardım ve iktidar) sözü İsrâîloğulları üzerine tamamlanmış oldu. Ayrıca Biz Firavun’un ve kavminin (köşk ve saraylardan) sanat eseri olarak yapmakta olduğu şeyleri tamâmen helâk ettik (evlerinin tavanlarını başlarına çökerttik), o şeyleri de (yerle bir ettik) ki, onlar (bağ-bahçe kurmak için) sürekli çardak yapmaktaydılar /(Hâmân’ın yaptığı köşk gibi) sürekli yüksekçe inşâ etmekteydiler/.