v13.9.26 Geliştirme Notları
Duhân Sûresi
497
Cuz 25
40﴿ Şüphesiz ki (hakla bâtılın ve haklıyla haksızın birbirinden ayrılacağı ve insanın akrabâsından ve en sevdiklerinden bile uzaklaştırılacağı) o ayırma günü (olan kıyâmet ânı), onlara hep birlikte oldukları hâlde (karşılıklarının verileceğine dâir) söz verilen vakittir.
41﴿ (Uğrayacağı zararlar adına) hiçbir dostun hiçbir dosttan en ufak bir şeyi dahî savuşturamayacağı ve onların yardım olunamayacakları (o kıyâmet) gün(ü bütün insanların mahşerde toplanacağı gündür).
42﴿ Ancak Allâh’ın merhamet etmiş olduğu kimseler müstesnâ. (Çünkü onlar Allâh için sevdikleri dostlarına şefâat ve yardım edebileceklerdir.) Şüphesiz ki O (Allâh-u Te‘âlâ); (düşmanlarına azap etme gücüne sâhip olan) Azîz de, (dostlarına karşı sonsuz merhamet sâhibi olan) Rahîm de ancak O’dur.
43﴿ Muhakkak ki o (cehennemin dibinde yetişen) zakkum ağacı (var ya);
44﴿ (Şirk ve inkâr gibi en büyük günahı işlemiş olan) o çok günahkâr kimsenin yiyeceğidir.
45﴿ (O kâfirlerin yiyeceği zakkum ağacı, bakır ve kurşun gibi mâdenlerden) eritilmiş şey gibidir. O (mâdenler cehennem ehlinin) karınlar(ı) içerisinde sürekli (fokur fokur) kaynayacaktır.
46﴿ Çok sıcak suyun kaynaması gibi!
47﴿ (Her bir kâfir hakkında zebânîlere şöyle buyrulacaktır:) “Onu yakalayın da şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) ortasına (yaka paça) onu zorla sürükleyin.
48﴿ Sonra onun başının üstüne o çok kaynar su azâbından dökün.
49﴿ (Ey melekler! Bir de onu rezil etmek için kendisine deyin ki:) ‘Tat (bakalım bu azâbı)! Şüphesiz ki sen; o çok ulu (geçinen biriydin) ve çok şerefli kimse ancak sensin (sanıyordun).”
50﴿ Muhakkak ki işte bu (azap), özellikle kendisi hakkında sürekli şüphe etmekte olduğunuz şeydir (ama mutlaka başınıza gelecektir).” Rivâyete göre; bir defâsında mel‘ûn Ebû Cehil Kureyş’e hitâben: “Ey millet! Bana ismimi söyleyin” dedi. Onlar: “Amr, Cellâs ve Ebu’l-Hakem” gibi üç isim sayınca: “Doğru bilemediniz! Ben size söyleyeyim mi? Benim esas adım Azîz ve Kerîm’dir! Zîrâ Mekke’nin iki dağı arasında benden daha güçlü ve soylu biri yoktur” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet-i celîleler nâzil oldu. (el-Âlûsî)
51﴿ (Cehennemliklerin fecî âkıbeti böyle iken) o (haramlardan sakınan) takvâ sâhipleri (ise), şüphesiz (onlar istenmedik her şeyden emin olacakları) çok güvenli bir makamda (bulunacaklar)dır.
52﴿ Çok kıymetli cennetler içerisinde ve sürekli akan pınarlar(ın başların)dadır(lar).
53﴿ Çok değerli ince bir ipekten ve çok kıymetli kalın bir ipekten (yapılma nice elbise) giyinirler. (Birbirleriyle ünsiyet etsinler diye) karşılıklı dur(up tahtlar üzerinde kurul)an kimseler oldukları hâlde (muhabbet ederler).
54﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Cennetin durumu sizin tam olarak anlayabileceğiniz mesâbede olmadığı için oranın ehli hakkında tasavvur edebilecekleriniz ancak) bunun gibidir. Üstelik Biz onları (göz bebekleri çok siyah, etrâfı da çok beyaz olan) iri gözlü (beyaz tenli) hûrîlerle çiftleştirdik.
55﴿ Onlar orada (her türlü zarar ve ziyandan) emin kimseler olarak, (diledikleri her zaman ve mekânda canlarının çektiği) her bir meyveyi isteyeceklerdir.
56﴿ Orada onlar (dünyâda tatmış oldukları) evvelki ölüm dışında (bir daha ebediyyen) ölüm (diye bir şey) tatmayacaklardır. O (Allâh-u Te‘âlâ) onları şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) azâbından da korumuştur.
57﴿ (Habîbim! Onlar bütün bu nîmetlere, kendileri hak ederek değil, ancak) Senin Rabbinden (onlara ulaşan) büyük bir lütuf (eseri) olarak (nâil kılınmışlardır)! İşte sana! Ancak bu (cennetlere nâiliyyet), çok büyük bir kurtuluşun ta kendisidir.
58﴿ (Habîbim!) İşte Biz onu senin lisânın (olan Arap dilini en fasih şekilde konuşan Hicâz ehlinin lügati) ile (indirerek) çok kolay ettik. Tâ ki onlar iyice düşünsünler (de gereğiyle amel edebilsinler).
59﴿ (Habîbim! Mâdemki senin kavmin hâlâ bu büyük fırsatı değerlendirmemekte ısrâr ediyorlar) artık sen (yakında onların başına çökecek belâları) gözle(yerek bekle). Şüphesiz ki onlar da (sen ölesin de, İslâm’dan kurtulsunlar diye boşuna) bekleyici kimselerdir.
سُورَةُ الدُّخَانِ
الجزء ٢٥
٤٩٧
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ م۪يقَاتُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٤٠
يَوْمَ لَا يُغْن۪ي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۙ ﴿٤١
اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٤٢
اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِۙ ﴿٤٣
طَعَامُ الْاَث۪يمِۚۛ ﴿٤٤
كَالْمُهْلِۚۛ يَغْل۪ي فِي الْبُطُونِۙ ﴿٤٥
كَغَلْيِ الْحَم۪يمِ ﴿٤٦
خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِۚ ﴿٤٧
ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِه۪ مِنْ عَذَابِ الْحَم۪يمِۜ ﴿٤٨
ذُقْۚۙ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ ﴿٤٩
اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِه۪ تَمْتَرُونَ ﴿٥٠
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي مَقَامٍ اَم۪ينٍۙ ﴿٥١
ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ ﴿٥٢
يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَۚ ﴿٥٣
كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍۜ ﴿٥٤
يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَۙ ﴿٥٥
لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِۙ ﴿٥٦
فَضْلًا مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿٥٧
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿٥٨
فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ ﴿٥٩
Duhân Sûresi
497
Cuz 25
اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ م۪يقَاتُهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٤٠
40﴿ Şüphesiz ki (hakla bâtılın ve haklıyla haksızın birbirinden ayrılacağı ve insanın akrabâsından ve en sevdiklerinden bile uzaklaştırılacağı) o ayırma günü (olan kıyâmet ânı), onlara hep birlikte oldukları hâlde (karşılıklarının verileceğine dâir) söz verilen vakittir.
يَوْمَ لَا يُغْن۪ي مَوْلًى عَنْ مَوْلًى شَيْـًٔا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۙ ﴿٤١
41﴿ (Uğrayacağı zararlar adına) hiçbir dostun hiçbir dosttan en ufak bir şeyi dahî savuşturamayacağı ve onların yardım olunamayacakları (o kıyâmet) gün(ü bütün insanların mahşerde toplanacağı gündür).
اِلَّا مَنْ رَحِمَ اللّٰهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ۟ ﴿٤٢
42﴿ Ancak Allâh’ın merhamet etmiş olduğu kimseler müstesnâ. (Çünkü onlar Allâh için sevdikleri dostlarına şefâat ve yardım edebileceklerdir.) Şüphesiz ki O (Allâh-u Te‘âlâ); (düşmanlarına azap etme gücüne sâhip olan) Azîz de, (dostlarına karşı sonsuz merhamet sâhibi olan) Rahîm de ancak O’dur.
اِنَّ شَجَرَتَ الزَّقُّومِۙ ﴿٤٣
43﴿ Muhakkak ki o (cehennemin dibinde yetişen) zakkum ağacı (var ya);
طَعَامُ الْاَث۪يمِۚۛ ﴿٤٤
44﴿ (Şirk ve inkâr gibi en büyük günahı işlemiş olan) o çok günahkâr kimsenin yiyeceğidir.
كَالْمُهْلِۚۛ يَغْل۪ي فِي الْبُطُونِۙ ﴿٤٥
45﴿ (O kâfirlerin yiyeceği zakkum ağacı, bakır ve kurşun gibi mâdenlerden) eritilmiş şey gibidir. O (mâdenler cehennem ehlinin) karınlar(ı) içerisinde sürekli (fokur fokur) kaynayacaktır.
كَغَلْيِ الْحَم۪يمِ ﴿٤٦
46﴿ Çok sıcak suyun kaynaması gibi!
خُذُوهُ فَاعْتِلُوهُ اِلٰى سَوَٓاءِ الْجَح۪يمِۚ ﴿٤٧
47﴿ (Her bir kâfir hakkında zebânîlere şöyle buyrulacaktır:) “Onu yakalayın da şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) ortasına (yaka paça) onu zorla sürükleyin.
ثُمَّ صُبُّوا فَوْقَ رَأْسِه۪ مِنْ عَذَابِ الْحَم۪يمِۜ ﴿٤٨
48﴿ Sonra onun başının üstüne o çok kaynar su azâbından dökün.
ذُقْۚۙ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْكَر۪يمُ ﴿٤٩
49﴿ (Ey melekler! Bir de onu rezil etmek için kendisine deyin ki:) ‘Tat (bakalım bu azâbı)! Şüphesiz ki sen; o çok ulu (geçinen biriydin) ve çok şerefli kimse ancak sensin (sanıyordun).”
اِنَّ هٰذَا مَا كُنْتُمْ بِه۪ تَمْتَرُونَ ﴿٥٠
50﴿ Muhakkak ki işte bu (azap), özellikle kendisi hakkında sürekli şüphe etmekte olduğunuz şeydir (ama mutlaka başınıza gelecektir).” Rivâyete göre; bir defâsında mel‘ûn Ebû Cehil Kureyş’e hitâben: “Ey millet! Bana ismimi söyleyin” dedi. Onlar: “Amr, Cellâs ve Ebu’l-Hakem” gibi üç isim sayınca: “Doğru bilemediniz! Ben size söyleyeyim mi? Benim esas adım Azîz ve Kerîm’dir! Zîrâ Mekke’nin iki dağı arasında benden daha güçlü ve soylu biri yoktur” dedi. İşte bunun üzerine bu âyet-i celîleler nâzil oldu. (el-Âlûsî)
اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ي مَقَامٍ اَم۪ينٍۙ ﴿٥١
51﴿ (Cehennemliklerin fecî âkıbeti böyle iken) o (haramlardan sakınan) takvâ sâhipleri (ise), şüphesiz (onlar istenmedik her şeyden emin olacakları) çok güvenli bir makamda (bulunacaklar)dır.
ف۪ي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍۚ ﴿٥٢
52﴿ Çok kıymetli cennetler içerisinde ve sürekli akan pınarlar(ın başların)dadır(lar).
يَلْبَسُونَ مِنْ سُنْدُسٍ وَاِسْتَبْرَقٍ مُتَقَابِل۪ينَۚ ﴿٥٣
53﴿ Çok değerli ince bir ipekten ve çok kıymetli kalın bir ipekten (yapılma nice elbise) giyinirler. (Birbirleriyle ünsiyet etsinler diye) karşılıklı dur(up tahtlar üzerinde kurul)an kimseler oldukları hâlde (muhabbet ederler).
كَذٰلِكَ۠ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍۜ ﴿٥٤
54﴿ (Habîbim!) İşte sana! (Cennetin durumu sizin tam olarak anlayabileceğiniz mesâbede olmadığı için oranın ehli hakkında tasavvur edebilecekleriniz ancak) bunun gibidir. Üstelik Biz onları (göz bebekleri çok siyah, etrâfı da çok beyaz olan) iri gözlü (beyaz tenli) hûrîlerle çiftleştirdik.
يَدْعُونَ ف۪يهَا بِكُلِّ فَاكِهَةٍ اٰمِن۪ينَۙ ﴿٥٥
55﴿ Onlar orada (her türlü zarar ve ziyandan) emin kimseler olarak, (diledikleri her zaman ve mekânda canlarının çektiği) her bir meyveyi isteyeceklerdir.
لَا يَذُوقُونَ ف۪يهَا الْمَوْتَ اِلَّا الْمَوْتَةَ الْاُو۫لٰىۚ وَوَقٰيهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِۙ ﴿٥٦
56﴿ Orada onlar (dünyâda tatmış oldukları) evvelki ölüm dışında (bir daha ebediyyen) ölüm (diye bir şey) tatmayacaklardır. O (Allâh-u Te‘âlâ) onları şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) azâbından da korumuştur.
فَضْلًا مِنْ رَبِّكَۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ ﴿٥٧
57﴿ (Habîbim! Onlar bütün bu nîmetlere, kendileri hak ederek değil, ancak) Senin Rabbinden (onlara ulaşan) büyük bir lütuf (eseri) olarak (nâil kılınmışlardır)! İşte sana! Ancak bu (cennetlere nâiliyyet), çok büyük bir kurtuluşun ta kendisidir.
فَاِنَّمَا يَسَّرْنَاهُ بِلِسَانِكَ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ ﴿٥٨
58﴿ (Habîbim!) İşte Biz onu senin lisânın (olan Arap dilini en fasih şekilde konuşan Hicâz ehlinin lügati) ile (indirerek) çok kolay ettik. Tâ ki onlar iyice düşünsünler (de gereğiyle amel edebilsinler).
فَارْتَقِبْ اِنَّهُمْ مُرْتَقِبُونَ ﴿٥٩
59﴿ (Habîbim! Mâdemki senin kavmin hâlâ bu büyük fırsatı değerlendirmemekte ısrâr ediyorlar) artık sen (yakında onların başına çökecek belâları) gözle(yerek bekle). Şüphesiz ki onlar da (sen ölesin de, İslâm’dan kurtulsunlar diye boşuna) bekleyici kimselerdir.