v02.01.25 Geliştirme Notları
Neml Sûresi
377
Cuz 19
14﴿ Nefisleri (kalpleri ve vicdanları) onlara (gösterilen mûcizelerin Allâh tarafından olduğuna) kesinlikle iyice inandığı hâlde, (sırf âyetlere karşı) büyük bir haksızlık yapmak ve tam manasıyla üstünlük tasla(yarak îmandan kaçın)mak için onları inkâr ettiler. Artık bak (gör) ki o fesat çıkaran (Firavun ve adam)ların(ın fecî) âkıbeti nice olmuş!
15﴿ Andolsun ki; elbette Biz Dâvûd’a ve Süleymân’a gerçekten büyük bir ilim verdik de, o ikisi (bu nîmete şükür için nice sâlih ameller yaptılar ve): “Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, îmân eden kullarından birçoklar(ın)a karşı bizi üstün kılmıştır” dediler.
16﴿ Böylece Süleymân (babası) Dâvûd’a (hem peygamberlik hem de saltanat konusunda) mîrasçı oldu da (bu nîmeti anlatarak Rabbine şükretmek üzere): “Ey insanlar! Bize kuşların konuşması(nı anlamak) öğretildi ve (cinlerin, insanların ve rüzgârların yönetimi gibi dünyâ ve âhiret işleri husûsunda ihtiyaç duyacağımız) her şeyden bize (bir nasip) verildi. Şüphesiz ki işte bu, (Allâh tarafından bize yapılan) çok açık bir iyiliğin elbette ta kendisidir” demişti.
17﴿ Böylece cinlerden, bir de insanlardan ve kuşlardan ol(uş)an orduları Süleymân(a arz) için bir araya getirildi. İşte (şimdi o manzarayı bir tahayyül edin ki bütün ordular birbirlerine yetişsin de büyük bir ihtişam ortaya çıksın diye) onların önde gidenleri sonrakileri için durduruluyorlar.
18﴿ Nihâyet (Şâm’ın) karıncalar(la dolu bir) vâdîsinin üzerine vardıkları zaman, (onların reisi olan) dişi bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları, kendileri farkında değillerken sakın sizi kırmasın(lar)” dedi. Kâ‘bü’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edildiğine göre; Süleymân (Aleyhisselâm) rüzgâra bindiği zaman âilesini, hizmetçilerini ve birçok adamını, ayrıca onlar için gerekli olan demir tandırlar ve büyük kazanlar gibi birçok malzemeyi yanına alırdı. Böylece Süleymân (Aleyhisselâm) gökle yer arasındayken kazanlar kaynar, ekmekler pişerdi. Rüzgâr kendisini götürürken, önündeki sahalarda atlar seğirtirdi. Bir kere (şu anda Îran sınırları içerisinde bulunan) İstahr’dan yola çıkıp Yemen’e giderken yolu Medîne-i Münevvere’ye düştü. Orayı yanındakilere göstererek: “İşte burası, âhir zaman peygamberinin hicret yurdudur, ona inananlara ve uyanlara müjdeler olsun” dedi. Mekke’ye vardığında Kâ‘be’nin etrâfındaki putları görünce durmadan geçti. Beytullâh ağlayınca, Allâh-u Te‘âlâ ona ağlamasının sebebini sordu, o: “Yâ Rabbi! Senin peygamberlerinden biri, yanında bulunan evliyâ topluluğuyla yanımdan geçtiler de inip namaz kılmadılar, etrâfımda ise Sana değil, putlara tapılıyor” deyince Allâh-u Te‘âlâ ona: “Ağlama! Yakında seni secde eden (insanların) yüzler(iy)le dolduracağım, sende Kur’ân adında yepyeni bir Kitap indireceğim, en sevdiğim peygamberim olan âhir zaman nebîsini sende göndereceğim ve onun ümmetine haccı farz kılacağım da içlerinden seni ziyâret edip Bana ibâdet eden birçok kullar yaratacağım. Onlar kartalın yuvasına acele gitmesi gibi sana koşacaklar, devenin yavrusuna ve güvercinin yumurtasına önem vermesi gibi seni arzulayacaklar. İşte o zaman seni putlardan ve şeytandan temizleyeceğim” buyurdu. Böylece Süleymân (Aleyhisselâm) Mekke’den geçerek Tâif’te bulunan Südeyr Vâdîsi’ne, sonra oradan dönerek Şâm’daki karıncalar vâdîsine geldiğinde, karıncaları uyaran dişi bir karıncanın bu sözüyle karşılaştı. (el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 4/292; el-Hâzin-Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/510)
19﴿ Hemen o (Süleymân (Aleyhisselâm) en küçük canlılardan olan o karıncanın uyanıklığı, yönettiği varlıkları uyarması ve o toplumunun menfaatlerini gözetmesi karşısında hayranlığını gizleyemeyip) onun sözünden dolayı gülen biri olarak tebessüm etti de (en ufak bir varlığın konuşmasını dahî anladığına sevinerek): “Ey Rabbim! Bana ve ana-babama lütfetmiş olduğun (bunca) nîmetine şükretmemi ve (kalan ömrümde) kendisinden râzı olacağın sâlih amelleri işlememi bana ilhâm et ve Sen rahmetin sebebiyle beni (İbrâhîm, İsmâ‘îl ve Ya‘kûb (Aleyhimüsselâm) gibi geçmiş peygamberlerinin ve) kendileri sâlih (olan) kullarının arasına girdir (ismimi onların ismiyle birlikte yaz, mahşere de onların zümresinde çıkar) /beni sâlih kullarınla birlikte (cennete) girdir/” dedi.
20﴿ (Yolculuk esnâsında Süleymân (Aleyhisselâm)a güneş isâbet edince, hangi kuşun yerini terk etmesinden dolayı güneşe mâruz kaldığını araştırmak için gölge yapan) kuşları araştırdı da (sonra Hüdhüd’ün yerini boş görünce) dedi ki: “Bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o kaybolanlardan mı oldu?
21﴿ Andolsun ki; (o Hüdhüd kuşunun tüylerini yolup güneşe mâruz bırakarak ya da karıncaların yiyeceği bir yere atarak veyâ alıştığı arkadaşından ayırarak yâhut akrânına hizmete mecbur kılarak ya da uyuşamadığı başka hayvanlarla bir kafese koyarak) ona çok şiddetli olan bir azap etme (usûlü) ile mutlaka azap edeceğim yâhut yemîn olsun ki; onu elbette boğazlayacağım; ya da kasem olsun ki; muhakkak o bana (özrü hakkında) açık olan güçlü bir delil getirecektir (ki kendisini cezâdan kurtarabilsin).”
22﴿ Derken o (Hüdhüd kuşu Süleymân (Aleyhisselâm)dan) uzak (bir yerde) olmadığı hâlde (kısa bir süre) bekledi de hemen (huzûruna gelerek) dedi ki: “Senin kendisini(n tüm yönlerini bilip) kavramadığın bir şeyi ben (her yönüyle öğrenip) kavradım ve (Yemen’de yaşayan) Sebe’ (kavmin)den sana çok önemli (olan) kesin bir haber getirdim. Allâh-u Te‘âlâ, Hüdhüd kuşuna bu kelâmları söylemesini ilhâm edip Süleymân (Aleyhisselâm)a bu sözleri söyleterek, sâhip bulunduğu peygamberlik, saltanat ve bunca ilimlere rağmen, en zayıf bir yaratığın bile, onun tam mânâsıyla bilgiye sâhip olmadığı bir konuda mükemmel bir ilme mâlik olabileceğini göstermiş, bununla da Süleymân (Aleyhisselâm)ın kendi nefsini hakîr ve ilmini zayıf görmesine yardımcı olarak, ulemânın en büyük fitnesi olan kendini beğenme günahından dâimâ korunması husûsunda ona büyük bir lütufta bulunmuştur. (el-Âlûsî)
سُورَةُ النَّمْلِ
الجزء ١٩
٣٧٧
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿١٤
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ ﴿١٦
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ﴿١٧
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٨
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٩
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ ﴿٢٠
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَد۪يدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿٢١
فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ ﴿٢٢
Neml Sûresi
377
Cuz 19
وَجَحَدُوا بِهَا وَاسْتَيْقَنَتْهَٓا اَنْفُسُهُمْ ظُلْمًا وَعُلُوًّاۜ فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُفْسِد۪ينَ۟ ﴿١٤
14﴿ Nefisleri (kalpleri ve vicdanları) onlara (gösterilen mûcizelerin Allâh tarafından olduğuna) kesinlikle iyice inandığı hâlde, (sırf âyetlere karşı) büyük bir haksızlık yapmak ve tam manasıyla üstünlük tasla(yarak îmandan kaçın)mak için onları inkâr ettiler. Artık bak (gör) ki o fesat çıkaran (Firavun ve adam)ların(ın fecî) âkıbeti nice olmuş!
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿١٥
15﴿ Andolsun ki; elbette Biz Dâvûd’a ve Süleymân’a gerçekten büyük bir ilim verdik de, o ikisi (bu nîmete şükür için nice sâlih ameller yaptılar ve): “Bütün hamdler O Allâh’a mahsustur ki, îmân eden kullarından birçoklar(ın)a karşı bizi üstün kılmıştır” dediler.
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ ﴿١٦
16﴿ Böylece Süleymân (babası) Dâvûd’a (hem peygamberlik hem de saltanat konusunda) mîrasçı oldu da (bu nîmeti anlatarak Rabbine şükretmek üzere): “Ey insanlar! Bize kuşların konuşması(nı anlamak) öğretildi ve (cinlerin, insanların ve rüzgârların yönetimi gibi dünyâ ve âhiret işleri husûsunda ihtiyaç duyacağımız) her şeyden bize (bir nasip) verildi. Şüphesiz ki işte bu, (Allâh tarafından bize yapılan) çok açık bir iyiliğin elbette ta kendisidir” demişti.
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ ﴿١٧
17﴿ Böylece cinlerden, bir de insanlardan ve kuşlardan ol(uş)an orduları Süleymân(a arz) için bir araya getirildi. İşte (şimdi o manzarayı bir tahayyül edin ki bütün ordular birbirlerine yetişsin de büyük bir ihtişam ortaya çıksın diye) onların önde gidenleri sonrakileri için durduruluyorlar.
حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ ﴿١٨
18﴿ Nihâyet (Şâm’ın) karıncalar(la dolu bir) vâdîsinin üzerine vardıkları zaman, (onların reisi olan) dişi bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları, kendileri farkında değillerken sakın sizi kırmasın(lar)” dedi. Kâ‘bü’l-Ahbâr (Radıyallâhu Anh)dan rivâyet edildiğine göre; Süleymân (Aleyhisselâm) rüzgâra bindiği zaman âilesini, hizmetçilerini ve birçok adamını, ayrıca onlar için gerekli olan demir tandırlar ve büyük kazanlar gibi birçok malzemeyi yanına alırdı. Böylece Süleymân (Aleyhisselâm) gökle yer arasındayken kazanlar kaynar, ekmekler pişerdi. Rüzgâr kendisini götürürken, önündeki sahalarda atlar seğirtirdi. Bir kere (şu anda Îran sınırları içerisinde bulunan) İstahr’dan yola çıkıp Yemen’e giderken yolu Medîne-i Münevvere’ye düştü. Orayı yanındakilere göstererek: “İşte burası, âhir zaman peygamberinin hicret yurdudur, ona inananlara ve uyanlara müjdeler olsun” dedi. Mekke’ye vardığında Kâ‘be’nin etrâfındaki putları görünce durmadan geçti. Beytullâh ağlayınca, Allâh-u Te‘âlâ ona ağlamasının sebebini sordu, o: “Yâ Rabbi! Senin peygamberlerinden biri, yanında bulunan evliyâ topluluğuyla yanımdan geçtiler de inip namaz kılmadılar, etrâfımda ise Sana değil, putlara tapılıyor” deyince Allâh-u Te‘âlâ ona: “Ağlama! Yakında seni secde eden (insanların) yüzler(iy)le dolduracağım, sende Kur’ân adında yepyeni bir Kitap indireceğim, en sevdiğim peygamberim olan âhir zaman nebîsini sende göndereceğim ve onun ümmetine haccı farz kılacağım da içlerinden seni ziyâret edip Bana ibâdet eden birçok kullar yaratacağım. Onlar kartalın yuvasına acele gitmesi gibi sana koşacaklar, devenin yavrusuna ve güvercinin yumurtasına önem vermesi gibi seni arzulayacaklar. İşte o zaman seni putlardan ve şeytandan temizleyeceğim” buyurdu. Böylece Süleymân (Aleyhisselâm) Mekke’den geçerek Tâif’te bulunan Südeyr Vâdîsi’ne, sonra oradan dönerek Şâm’daki karıncalar vâdîsine geldiğinde, karıncaları uyaran dişi bir karıncanın bu sözüyle karşılaştı. (el-Beğavî, Me‘âlimü’t-Tenzîl, 4/292; el-Hâzin-Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 4/510)
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ ﴿١٩
19﴿ Hemen o (Süleymân (Aleyhisselâm) en küçük canlılardan olan o karıncanın uyanıklığı, yönettiği varlıkları uyarması ve o toplumunun menfaatlerini gözetmesi karşısında hayranlığını gizleyemeyip) onun sözünden dolayı gülen biri olarak tebessüm etti de (en ufak bir varlığın konuşmasını dahî anladığına sevinerek): “Ey Rabbim! Bana ve ana-babama lütfetmiş olduğun (bunca) nîmetine şükretmemi ve (kalan ömrümde) kendisinden râzı olacağın sâlih amelleri işlememi bana ilhâm et ve Sen rahmetin sebebiyle beni (İbrâhîm, İsmâ‘îl ve Ya‘kûb (Aleyhimüsselâm) gibi geçmiş peygamberlerinin ve) kendileri sâlih (olan) kullarının arasına girdir (ismimi onların ismiyle birlikte yaz, mahşere de onların zümresinde çıkar) /beni sâlih kullarınla birlikte (cennete) girdir/” dedi.
وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ ﴿٢٠
20﴿ (Yolculuk esnâsında Süleymân (Aleyhisselâm)a güneş isâbet edince, hangi kuşun yerini terk etmesinden dolayı güneşe mâruz kaldığını araştırmak için gölge yapan) kuşları araştırdı da (sonra Hüdhüd’ün yerini boş görünce) dedi ki: “Bana ne oldu da Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa o kaybolanlardan mı oldu?
لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَد۪يدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ ﴿٢١
21﴿ Andolsun ki; (o Hüdhüd kuşunun tüylerini yolup güneşe mâruz bırakarak ya da karıncaların yiyeceği bir yere atarak veyâ alıştığı arkadaşından ayırarak yâhut akrânına hizmete mecbur kılarak ya da uyuşamadığı başka hayvanlarla bir kafese koyarak) ona çok şiddetli olan bir azap etme (usûlü) ile mutlaka azap edeceğim yâhut yemîn olsun ki; onu elbette boğazlayacağım; ya da kasem olsun ki; muhakkak o bana (özrü hakkında) açık olan güçlü bir delil getirecektir (ki kendisini cezâdan kurtarabilsin).”
فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ ﴿٢٢
22﴿ Derken o (Hüdhüd kuşu Süleymân (Aleyhisselâm)dan) uzak (bir yerde) olmadığı hâlde (kısa bir süre) bekledi de hemen (huzûruna gelerek) dedi ki: “Senin kendisini(n tüm yönlerini bilip) kavramadığın bir şeyi ben (her yönüyle öğrenip) kavradım ve (Yemen’de yaşayan) Sebe’ (kavmin)den sana çok önemli (olan) kesin bir haber getirdim. Allâh-u Te‘âlâ, Hüdhüd kuşuna bu kelâmları söylemesini ilhâm edip Süleymân (Aleyhisselâm)a bu sözleri söyleterek, sâhip bulunduğu peygamberlik, saltanat ve bunca ilimlere rağmen, en zayıf bir yaratığın bile, onun tam mânâsıyla bilgiye sâhip olmadığı bir konuda mükemmel bir ilme mâlik olabileceğini göstermiş, bununla da Süleymân (Aleyhisselâm)ın kendi nefsini hakîr ve ilmini zayıf görmesine yardımcı olarak, ulemânın en büyük fitnesi olan kendini beğenme günahından dâimâ korunması husûsunda ona büyük bir lütufta bulunmuştur. (el-Âlûsî)