v02.01.25 Geliştirme Notları
Tâhâ Sûresi
313
Cuz 16
38﴿ O zamanda (iyilikte bulunmuştuk) ki, Biz (senin hakkında) vahyedilecek o şeyi annene (rüyâsında ilhâm yoluyla şöylece) vahyetmiştik:
39﴿ (Ey Mûsâ’nın annesi!) O (çocuğu)nu tâbûtun içerisine bırak, sonra kendisini o deniz (gibi olan Nîl)e bırak, böylece o deniz onu kıyıya atsın da, hem Benim için büyük bir düşman, hem de (nihâyetinde) onun için büyük bir düşman(lık yapacak Firavun) onu alsın. Ama (çocuğuna bir zarar gelmesinden korkma, zîrâ Biz onun hakkında: “Ey Mûsâ!) Ben (kullarımın kalplerine bizzat) Kendimden (sevkedeceğim) büyük bir sevgiyi senin üzerine bıraktım. (Bu yüzden seni gören herkes ister istemez çok sevecek ve senden ayrı duramayacak bir hâle gelecek. Ben bunu sen esirgenesin) ve Benim gözetimim üzere (en güzel şekilde) büyütülesin diye (yaptık” diye karar aldık. İşte sen bunu bil de oğlunu ırmağa bırakmaktan çekinme)!
40﴿ (Ey Mûsâ!) O zamanda (sana iyilik yapmıştım) ki (annen bu vahyi tatbîk edip seni sandık içerisinde ırmağa bırakıyor ve Firavun seni bulup evlâtlık ediniyordu. Sonra senin hiçbir sütanneyi kabûl etmemen üzerine sıkıntıya düşüyor, bu haberi alan) kız kardeşin (de) gidiyor ve (Firavun’un köşküne girerek): ‘Onu(n bakımını) üstlenecek bir kimseyi size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece (onun bakıcı bulma fikrini kabullendikleri zaman) Biz (sözümüzü tutarak, onun gönlü hoş ve) gözü aydın olsun ve (ayrılığından dolayı) üzülmesin diye seni annene geri döndürmüştük! Ayrıca sen (Mısır’da bulunduğun dönemde Kıptîlerden) bir (kâfir) kişiyi öldürmüştün de Biz (Allâh’ın azâbından korkma ve Firavun tarafından öldürülme gibi) o (büyük) gam (ve tasalar)dan seni kurtar(mak üzere Medyen gibi emniyetli bir yere hicrete muvaffak kıl)mıştık. Böylece Biz seni türlü türlü fitnelerle imtihân (edenin muâmelesine tâbi) etmiştik. Ey Mûsâ! İşte sen, Medyen halkı içerisinde senelerce kalmıştın da; sonra sen (tâ ezelde belirlenmiş) bir kader üzere (kırk yaşını doldurduğun bugününde Benim vahyime mazhar olacağın bu kutsal mekâna) geldin.
41﴿ Ve Ben seni Kendi Zâtım için (Benim vahyime ve risâletime nâil olasın, özellikle de muhabbetime mazhar olasın diye) seçtim.
42﴿ Sen ve kardeşin (size vermiş olduğum mûcize ve) âyetlerimle birlikte (Firavun’a) git. Ama ikiniz de Beni zikretmede (ve teblîğ esnâsında Bana hamd-ü senâda ve tesbihte bulunma konusunda) /Beni(m dînimi insanlara ulaştırma ve) anlatmada/ gevşeklik etmeyin. (Hiçbir hâlde Beni unutmayın ve kullarımı Bana dâvet husûsunda en ufak bir ihmâlde bulunmayın.)
43﴿ İkiniz Firavun’a gidin! Zîrâ gerçekten o haddi aşmıştır.
44﴿ Hemen ikiniz ona (‘Temizlenmek ister misin?’, ‘Seni Rabbinin rızâsına kavuştursam ne dersin?’ gibi arz ve istişâre yolu üzere) çok yumuşak olan bir söz söyleyin. Ola ki o iyice öğütlenir (de hakka yönelir) ya da (inanmasa bile sizin söylediklerinizden etkilenerek düşünceye dalıp âkıbetinden) korkar.
45﴿ O ikisi (de bu emri alınca) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Gerçekten biz onun (bizim teblîğimizi tamamlamamıza ve mûcize göstermemize fırsat bırakmadan) bize karşı (kötü muâmelede bulunup cezâ verme husûsunda) önce davranmasından ya da az(gınlığına azgınlık katarak Senin hakkında uygunsuz tâbirler kullan)masından korkmaktayız.”
46﴿ (Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “İkiniz de korkmayın! Muhakkak ki Ben (yardım ve desteğimle) ikinizle berâberim. (Sözlerinizi ve size söylenecekleri) duyarım ve (sizin yaptıklarınızı da, size yapılacakları da) görürüm. (Dolayısıyla duâlarınızı kabûl ederim ve size yapılmak istenen kötülükleri engellerim. Çünkü Ben gâfil değilim, artık siz hiç dertlenmeyin.)
47﴿ Hemen ikiniz de ona gidin ve deyin ki: ‘Gerçekten biz senin Rabbinin iki rasûlüyüz. Öyleyse İsrâîloğullarını(n köleliğine son verip onları) bizimle birlikte hemen salıver ve (bundan sonra) onlara (zor işler yükleyerek) azap etme. Muhakkak biz (doğruluğumuza delâlet etmesi için) sana Rabbinden büyük bir âyet (ve mûcize) getirdik. (Tüm azaplardan kurtuluş ve selâmete kavuşmak için Allâh’tan, meleklerden ve sâlih kullardan gelecek) bütün selâm (ve duâ)lar ise, hidâyete hakkıyla tâbi olmuş kimseler üzerinedir.
48﴿ Şüphesiz biz; gerçekten bize: ‘Muhakkak (dünyâda da âhirette de) tüm azaplar, o (peygamberleri) yalanlamış olan ve (îmândan) yüz çevirmiş bulunan kimselerin üzerine (yerleşmiş)dir’ diye vahyedilmiştir.”
49﴿ (Bu tebliğlerle karşılaşan Firavun) dedi ki: “Ey Mûsâ! Peki, ikinizin Rabbi kimdir?”
50﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Bizim Rabbimiz ancak O Zâttır ki; her bir şeye (kendisine ihtiyaç duyacağı ve ancak onunla rahat yaşayabileceği münâsip) yaratılış şeklini vermiş, sonra da (onu sâhip olduğu imkânlardan nasıl istifâde edeceği husûsunda) doğruya eriştirmiştir.”
51﴿ (Firavun) dedi ki: “(Ey Mûsâ! Beni geçmiş ümmetlerin yıkımları gibi bir felâkete mâruz kalmakla tehdit ettiğine göre) peki, ya o (puta tapan) evvelki asırlar (halkın)ın durumu nedir? (Onlar Allâh’a ibâdet etmedikleri hâlde nasıl yaşadılar ve nasıl helâk edildiler?)
سُورَةُ طٰهٰ
الجزء ١٦
٣١٣
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ ﴿٣٨
اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ ﴿٣٩
اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى ﴿٤٠
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ ﴿٤١
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ ﴿٤٢
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ ﴿٤٣
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى ﴿٤٤
قَالَا رَبَّنَٓا اِنَّنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى ﴿٤٥
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى ﴿٤٦
فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ﴿٤٧
اِنَّا قَدْ اُوحِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى ﴿٤٨
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى ﴿٤٩
قَالَ رَبُّنَا الَّذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى ﴿٥٠
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُولٰى ﴿٥١
Tâhâ Sûresi
313
Cuz 16
اِذْ اَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اُمِّكَ مَا يُوحٰىۙ ﴿٣٨
38﴿ O zamanda (iyilikte bulunmuştuk) ki, Biz (senin hakkında) vahyedilecek o şeyi annene (rüyâsında ilhâm yoluyla şöylece) vahyetmiştik:
اَنِ اقْذِف۪يهِ فِي التَّابُوتِ فَاقْذِف۪يهِ فِي الْيَمِّ فَلْيُلْقِهِ الْيَمُّ بِالسَّاحِلِ يَأْخُذْهُ عَدُوٌّ ل۪ي وَعَدُوٌّ لَهُۜ وَاَلْقَيْتُ عَلَيْكَ مَحَبَّةً مِنّ۪يۚ وَلِتُصْنَعَ عَلٰى عَيْن۪يۢ ﴿٣٩
39﴿ (Ey Mûsâ’nın annesi!) O (çocuğu)nu tâbûtun içerisine bırak, sonra kendisini o deniz (gibi olan Nîl)e bırak, böylece o deniz onu kıyıya atsın da, hem Benim için büyük bir düşman, hem de (nihâyetinde) onun için büyük bir düşman(lık yapacak Firavun) onu alsın. Ama (çocuğuna bir zarar gelmesinden korkma, zîrâ Biz onun hakkında: “Ey Mûsâ!) Ben (kullarımın kalplerine bizzat) Kendimden (sevkedeceğim) büyük bir sevgiyi senin üzerine bıraktım. (Bu yüzden seni gören herkes ister istemez çok sevecek ve senden ayrı duramayacak bir hâle gelecek. Ben bunu sen esirgenesin) ve Benim gözetimim üzere (en güzel şekilde) büyütülesin diye (yaptık” diye karar aldık. İşte sen bunu bil de oğlunu ırmağa bırakmaktan çekinme)!
اِذْ تَمْش۪ٓي اُخْتُكَ فَتَقُولُ هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى مَنْ يَكْفُلُهُۜ فَرَجَعْنَاكَ اِلٰٓى اُمِّكَ كَيْ تَقَرَّ عَيْنُهَا وَلَا تَحْزَنَۜ وَقَتَلْتَ نَفْسًا فَنَجَّيْنَاكَ مِنَ الْغَمِّ وَفَتَنَّاكَ فُتُونًا۠ فَلَبِثْتَ سِن۪ينَ ف۪ٓي اَهْلِ مَدْيَنَ ثُمَّ جِئْتَ عَلٰى قَدَرٍ يَا مُوسٰى ﴿٤٠
40﴿ (Ey Mûsâ!) O zamanda (sana iyilik yapmıştım) ki (annen bu vahyi tatbîk edip seni sandık içerisinde ırmağa bırakıyor ve Firavun seni bulup evlâtlık ediniyordu. Sonra senin hiçbir sütanneyi kabûl etmemen üzerine sıkıntıya düşüyor, bu haberi alan) kız kardeşin (de) gidiyor ve (Firavun’un köşküne girerek): ‘Onu(n bakımını) üstlenecek bir kimseyi size göstereyim mi?’ diyordu. Böylece (onun bakıcı bulma fikrini kabullendikleri zaman) Biz (sözümüzü tutarak, onun gönlü hoş ve) gözü aydın olsun ve (ayrılığından dolayı) üzülmesin diye seni annene geri döndürmüştük! Ayrıca sen (Mısır’da bulunduğun dönemde Kıptîlerden) bir (kâfir) kişiyi öldürmüştün de Biz (Allâh’ın azâbından korkma ve Firavun tarafından öldürülme gibi) o (büyük) gam (ve tasalar)dan seni kurtar(mak üzere Medyen gibi emniyetli bir yere hicrete muvaffak kıl)mıştık. Böylece Biz seni türlü türlü fitnelerle imtihân (edenin muâmelesine tâbi) etmiştik. Ey Mûsâ! İşte sen, Medyen halkı içerisinde senelerce kalmıştın da; sonra sen (tâ ezelde belirlenmiş) bir kader üzere (kırk yaşını doldurduğun bugününde Benim vahyime mazhar olacağın bu kutsal mekâna) geldin.
وَاصْطَنَعْتُكَ لِنَفْس۪يۚ ﴿٤١
41﴿ Ve Ben seni Kendi Zâtım için (Benim vahyime ve risâletime nâil olasın, özellikle de muhabbetime mazhar olasın diye) seçtim.
اِذْهَبْ اَنْتَ وَاَخُوكَ بِاٰيَات۪ي وَلَا تَنِيَا ف۪ي ذِكْر۪يۚ ﴿٤٢
42﴿ Sen ve kardeşin (size vermiş olduğum mûcize ve) âyetlerimle birlikte (Firavun’a) git. Ama ikiniz de Beni zikretmede (ve teblîğ esnâsında Bana hamd-ü senâda ve tesbihte bulunma konusunda) /Beni(m dînimi insanlara ulaştırma ve) anlatmada/ gevşeklik etmeyin. (Hiçbir hâlde Beni unutmayın ve kullarımı Bana dâvet husûsunda en ufak bir ihmâlde bulunmayın.)
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ ﴿٤٣
43﴿ İkiniz Firavun’a gidin! Zîrâ gerçekten o haddi aşmıştır.
فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى ﴿٤٤
44﴿ Hemen ikiniz ona (‘Temizlenmek ister misin?’, ‘Seni Rabbinin rızâsına kavuştursam ne dersin?’ gibi arz ve istişâre yolu üzere) çok yumuşak olan bir söz söyleyin. Ola ki o iyice öğütlenir (de hakka yönelir) ya da (inanmasa bile sizin söylediklerinizden etkilenerek düşünceye dalıp âkıbetinden) korkar.
قَالَا رَبَّنَٓا اِنَّنَا نَخَافُ اَنْ يَفْرُطَ عَلَيْنَٓا اَوْ اَنْ يَطْغٰى ﴿٤٥
45﴿ O ikisi (de bu emri alınca) dediler ki: “Ey Rabbimiz! Gerçekten biz onun (bizim teblîğimizi tamamlamamıza ve mûcize göstermemize fırsat bırakmadan) bize karşı (kötü muâmelede bulunup cezâ verme husûsunda) önce davranmasından ya da az(gınlığına azgınlık katarak Senin hakkında uygunsuz tâbirler kullan)masından korkmaktayız.”
قَالَ لَا تَخَافَٓا اِنَّن۪ي مَعَكُمَٓا اَسْمَعُ وَاَرٰى ﴿٤٦
46﴿ (Allâh-u Te‘âlâ) buyurdu ki: “İkiniz de korkmayın! Muhakkak ki Ben (yardım ve desteğimle) ikinizle berâberim. (Sözlerinizi ve size söylenecekleri) duyarım ve (sizin yaptıklarınızı da, size yapılacakları da) görürüm. (Dolayısıyla duâlarınızı kabûl ederim ve size yapılmak istenen kötülükleri engellerim. Çünkü Ben gâfil değilim, artık siz hiç dertlenmeyin.)
فَأْتِيَاهُ فَقُولَٓا اِنَّا رَسُولَا رَبِّكَ فَاَرْسِلْ مَعَنَا بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَ وَلَا تُعَذِّبْهُمْۜ قَدْ جِئْنَاكَ بِاٰيَةٍ مِنْ رَبِّكَۜ وَالسَّلَامُ عَلٰى مَنِ اتَّبَعَ الْهُدٰى ﴿٤٧
47﴿ Hemen ikiniz de ona gidin ve deyin ki: ‘Gerçekten biz senin Rabbinin iki rasûlüyüz. Öyleyse İsrâîloğullarını(n köleliğine son verip onları) bizimle birlikte hemen salıver ve (bundan sonra) onlara (zor işler yükleyerek) azap etme. Muhakkak biz (doğruluğumuza delâlet etmesi için) sana Rabbinden büyük bir âyet (ve mûcize) getirdik. (Tüm azaplardan kurtuluş ve selâmete kavuşmak için Allâh’tan, meleklerden ve sâlih kullardan gelecek) bütün selâm (ve duâ)lar ise, hidâyete hakkıyla tâbi olmuş kimseler üzerinedir.
اِنَّا قَدْ اُوحِيَ اِلَيْنَٓا اَنَّ الْعَذَابَ عَلٰى مَنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰى ﴿٤٨
48﴿ Şüphesiz biz; gerçekten bize: ‘Muhakkak (dünyâda da âhirette de) tüm azaplar, o (peygamberleri) yalanlamış olan ve (îmândan) yüz çevirmiş bulunan kimselerin üzerine (yerleşmiş)dir’ diye vahyedilmiştir.”
قَالَ فَمَنْ رَبُّكُمَا يَا مُوسٰى ﴿٤٩
49﴿ (Bu tebliğlerle karşılaşan Firavun) dedi ki: “Ey Mûsâ! Peki, ikinizin Rabbi kimdir?”
قَالَ رَبُّنَا الَّذ۪ٓي اَعْطٰى كُلَّ شَيْءٍ خَلْقَهُ ثُمَّ هَدٰى ﴿٥٠
50﴿ (Mûsâ (Aleyhisselâm)) dedi ki: “Bizim Rabbimiz ancak O Zâttır ki; her bir şeye (kendisine ihtiyaç duyacağı ve ancak onunla rahat yaşayabileceği münâsip) yaratılış şeklini vermiş, sonra da (onu sâhip olduğu imkânlardan nasıl istifâde edeceği husûsunda) doğruya eriştirmiştir.”
قَالَ فَمَا بَالُ الْقُرُونِ الْاُولٰى ﴿٥١
51﴿ (Firavun) dedi ki: “(Ey Mûsâ! Beni geçmiş ümmetlerin yıkımları gibi bir felâkete mâruz kalmakla tehdit ettiğine göre) peki, ya o (puta tapan) evvelki asırlar (halkın)ın durumu nedir? (Onlar Allâh’a ibâdet etmedikleri hâlde nasıl yaşadılar ve nasıl helâk edildiler?)