v13.9.26 Geliştirme Notları
Mâide Sûresi
108
Cuz 6
10﴿ Ama o kimseler ki; kâfir olmuşturlar ve Bizim âyetlerimizi yalan saymışlardır; işte sana! Ancak onlar, şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) ayrılmaz arkadaşlarıdır.
11﴿ Ey îmân etmiş olan kimseler! Allâh’ın sizin üzerinizde bulunan nîmetini hatırlayın. Hani (Yahûdî ve müşriklerden) bir topluluk size (zarar vermek ve sizi öldürmek için) ellerini uzatmalarını kastetmişlerdi de, Allâh hemen onların ellerini sizden engellemişti. Bir de siz (emir ve yasaklarını uygulama husûsunda) Allâh’tan hakkıyla sakının. Zâten Müminler (kâfirlerin hîlelerine karşı) ancak Allâh’a (güvenip) tevekkül etsin(ler). (Zîrâ hayırları ulaştırmak ve şerleri savuşturmak husûsunda Allâh kâfîdir!) İslâm’ın ilk yıllarında müşrikler gâlip, Müslümanlarsa mağlup durumda iken, müşrikler devamlı Müslümanlara zarar vermek, onları öldürmek ve mallarını mülklerini yağmalamak istiyorlardı. Allâh-u Te‘âlâ İslâm’ı güçlendirip Müslümanların kuvvetini artırarak müşriklerin kötü arzularını boşa çıkardı. İşte Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmede kendilerine verdiği bu nîmeti müminlere hatırlatarak onlara takvâyı emretmiş ve İslâm’ı yaşarken kimseden korkmayıp sâdece Kendisine tevekkülde bulunmalarını onlardan istemiştir. Âyet-i kerîmenin özel birtakım hâdiseler hakkında, bâhusus Yahûdîlerin, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e sûikastı hakkında inmiş olduğuna dâir rivâyetler için bakınız: Rûhu’l-Furkān Tefsîri, 6/370-373
12﴿ Andolsun ki; elbette Allâh (Kendisinden başkasına tapmayacaklarına ve emirlerine karşı gelmeyeceklerine dâir) gerçekten İsrâîloğullarının kuvvetli sözünü almıştı. Ayrıca Biz (kabîlelerini denetlemek üzere şâhit ve müfettiş olarak) onların içinden on iki nakîb göndermiştik. Böylece Allâh (onlara) buyurmuştu ki: “Şüphesiz Ben (yardım cihetinden) sizinle berâberim. Andolsun ki; eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, rasüllerime îmân ederseniz, onları büyük tutKarsanız /kendilerine yardım ederseniz/ ve (hayır yollarına harcamak sûretiyle) Allâh’a güzel bir ödünçle borç verirseniz, yemîn olsun ki; (yapmış olduğunuz) kötü işlerinizi elbette sizden örterim ve kasem olsun ki; muhakkak sizleri (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli nehirler akmakta olan pek kıymetli cennetlere girdiririm. (Ey muhâtap!) İşte sana! Artık bundan sonra içinizden her kim (sayılan şartlardan birini) inkârda bulunursa, muhakkak ki o kişi yolun ortasından (ve doğru olanından) sapmıştır.”
13﴿ Buna rağmen kuvvetli sözlerini bozmaları sebebiyle Biz kendilerini lânetledik (rahmet sahamızdan çıkardık) ve kalplerini (âyet ve uyarılardan etkilenmeyecek şekilde) kaskatı yaptık. Onlar(ın kalbinin katılığı o dereceye vardı ki, Allâh’ın) kelimeleri(ni ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i târif eden âyetlerini, ayrıca işlerine gelmeyen ağır hükümlerden bahseden kelâmlarını) sürekli yerlerinden değiştiriyorlardı. (Allâh’ın kelâmını değiştirme ve O’na iftirâda bulunma katılığından daha büyük kasvet ne olabilir?!) Böylece onlar (Tevrât’ta) kendisiyle öğütlendikleri şeylerden büyük bir nasîbi de bırakmış oldular. /(Kalplerinin katılık ve bozukluğu yüzünden Tevrât’ı değiştirmelerinin uğursuzluğu üzerlerine çökerek hâfızaları bozuldu da) kendisiyle öğütlenmiş oldukları şeylerden bir (kısım) nasîbi unuttular. (Zîrâ günah işlemek insana bâzı bildiklerini unutturur.)/ (Habîbim!) Artık sen içlerinden pek azı müstesnâ olmak üzere onlardan (meydana gelecek) bir hâinliğe (ve söz bozmaya) /hâin bir topluluğa/ hâince işlere/ dâimâ rastlamakta olacaksın. (Çünkü bu türlü aldatmalar onlara geçmişlerinden mîras kalan bir tabiattır.) Yine de onlar(ı cezâlandırmak)dan (vaz)geç ve görmezden gel. Zîrâ şüphesiz ki Allâh güzel davranışta bulunanları sever (ve onları mükâfatlandırır). Âyet-i kerîmenin son cümlesinde geçen; kâfirlerin yaptıkları hâinlikleri bağışlayıp görmezlikten gelmeyi ifâde eden afv-ü safh emrinden anlaşılması gereken hüküm hakkında müfessirler üç görüş beyân etmişlerdir:
a) Tevbe edip îmân etmeleri durumunda, geçmişte yaptıklarıyla cezâlandırılmamaları,
b) Antlaşmayı kabûl edip cizyeye bağlanmaları hâlinde dokunulmazlık kazanmaları,
c) Bu hükmün, cihâdı emreden âyet-i kerîmelerle neshedilip geçersiz kılınması. (el-Beyzâvî, Hâzin, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 2/253)
سُورَةُ الْمَائِدَةِ
الجزء ٦
١٠٨
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ﴿١٠
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟ ﴿١١
وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يبًاۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ﴿١٢
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٣
Mâide Sûresi
108
Cuz 6
وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَٓا اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَح۪يمِ ﴿١٠
10﴿ Ama o kimseler ki; kâfir olmuşturlar ve Bizim âyetlerimizi yalan saymışlardır; işte sana! Ancak onlar, şiddetle tutuşturulmuş o (cehennem) ateşin(in) ayrılmaz arkadaşlarıdır.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ اِذْ هَمَّ قَوْمٌ اَنْ يَبْسُطُٓوا اِلَيْكُمْ اَيْدِيَهُمْ فَكَفَّ اَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ۟ ﴿١١
11﴿ Ey îmân etmiş olan kimseler! Allâh’ın sizin üzerinizde bulunan nîmetini hatırlayın. Hani (Yahûdî ve müşriklerden) bir topluluk size (zarar vermek ve sizi öldürmek için) ellerini uzatmalarını kastetmişlerdi de, Allâh hemen onların ellerini sizden engellemişti. Bir de siz (emir ve yasaklarını uygulama husûsunda) Allâh’tan hakkıyla sakının. Zâten Müminler (kâfirlerin hîlelerine karşı) ancak Allâh’a (güvenip) tevekkül etsin(ler). (Zîrâ hayırları ulaştırmak ve şerleri savuşturmak husûsunda Allâh kâfîdir!) İslâm’ın ilk yıllarında müşrikler gâlip, Müslümanlarsa mağlup durumda iken, müşrikler devamlı Müslümanlara zarar vermek, onları öldürmek ve mallarını mülklerini yağmalamak istiyorlardı. Allâh-u Te‘âlâ İslâm’ı güçlendirip Müslümanların kuvvetini artırarak müşriklerin kötü arzularını boşa çıkardı. İşte Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i kerîmede kendilerine verdiği bu nîmeti müminlere hatırlatarak onlara takvâyı emretmiş ve İslâm’ı yaşarken kimseden korkmayıp sâdece Kendisine tevekkülde bulunmalarını onlardan istemiştir. Âyet-i kerîmenin özel birtakım hâdiseler hakkında, bâhusus Yahûdîlerin, Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e sûikastı hakkında inmiş olduğuna dâir rivâyetler için bakınız: Rûhu’l-Furkān Tefsîri, 6/370-373
وَلَقَدْ اَخَذَ اللّٰهُ م۪يثَاقَ بَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۚ وَبَعَثْنَا مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَق۪يبًاۜ وَقَالَ اللّٰهُ اِنّ۪ي مَعَكُمْۜ لَئِنْ اَقَمْتُمُ الصَّلٰوةَ وَاٰتَيْتُمُ الزَّكٰوةَ وَاٰمَنْتُمْ بِرُسُل۪ي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ وَاَقْرَضْتُمُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّـَٔاتِكُمْ وَلَاُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَٓاءَ السَّب۪يلِ ﴿١٢
12﴿ Andolsun ki; elbette Allâh (Kendisinden başkasına tapmayacaklarına ve emirlerine karşı gelmeyeceklerine dâir) gerçekten İsrâîloğullarının kuvvetli sözünü almıştı. Ayrıca Biz (kabîlelerini denetlemek üzere şâhit ve müfettiş olarak) onların içinden on iki nakîb göndermiştik. Böylece Allâh (onlara) buyurmuştu ki: “Şüphesiz Ben (yardım cihetinden) sizinle berâberim. Andolsun ki; eğer namazı dosdoğru kılarsanız, zekâtı verirseniz, rasüllerime îmân ederseniz, onları büyük tutKarsanız /kendilerine yardım ederseniz/ ve (hayır yollarına harcamak sûretiyle) Allâh’a güzel bir ödünçle borç verirseniz, yemîn olsun ki; (yapmış olduğunuz) kötü işlerinizi elbette sizden örterim ve kasem olsun ki; muhakkak sizleri (köşklerinin ve ağaçlarının) altlarından sürekli nehirler akmakta olan pek kıymetli cennetlere girdiririm. (Ey muhâtap!) İşte sana! Artık bundan sonra içinizden her kim (sayılan şartlardan birini) inkârda bulunursa, muhakkak ki o kişi yolun ortasından (ve doğru olanından) sapmıştır.”
فَبِمَا نَقْضِهِمْ م۪يثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةًۚ يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِه۪ۙ وَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِه۪ۚ وَلَا تَزَالُ تَطَّلِعُ عَلٰى خَٓائِنَةٍ مِنْهُمْ اِلَّا قَل۪يلًا مِنْهُمْ فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُحْسِن۪ينَ ﴿١٣
13﴿ Buna rağmen kuvvetli sözlerini bozmaları sebebiyle Biz kendilerini lânetledik (rahmet sahamızdan çıkardık) ve kalplerini (âyet ve uyarılardan etkilenmeyecek şekilde) kaskatı yaptık. Onlar(ın kalbinin katılığı o dereceye vardı ki, Allâh’ın) kelimeleri(ni ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i târif eden âyetlerini, ayrıca işlerine gelmeyen ağır hükümlerden bahseden kelâmlarını) sürekli yerlerinden değiştiriyorlardı. (Allâh’ın kelâmını değiştirme ve O’na iftirâda bulunma katılığından daha büyük kasvet ne olabilir?!) Böylece onlar (Tevrât’ta) kendisiyle öğütlendikleri şeylerden büyük bir nasîbi de bırakmış oldular. /(Kalplerinin katılık ve bozukluğu yüzünden Tevrât’ı değiştirmelerinin uğursuzluğu üzerlerine çökerek hâfızaları bozuldu da) kendisiyle öğütlenmiş oldukları şeylerden bir (kısım) nasîbi unuttular. (Zîrâ günah işlemek insana bâzı bildiklerini unutturur.)/ (Habîbim!) Artık sen içlerinden pek azı müstesnâ olmak üzere onlardan (meydana gelecek) bir hâinliğe (ve söz bozmaya) /hâin bir topluluğa/ hâince işlere/ dâimâ rastlamakta olacaksın. (Çünkü bu türlü aldatmalar onlara geçmişlerinden mîras kalan bir tabiattır.) Yine de onlar(ı cezâlandırmak)dan (vaz)geç ve görmezden gel. Zîrâ şüphesiz ki Allâh güzel davranışta bulunanları sever (ve onları mükâfatlandırır). Âyet-i kerîmenin son cümlesinde geçen; kâfirlerin yaptıkları hâinlikleri bağışlayıp görmezlikten gelmeyi ifâde eden afv-ü safh emrinden anlaşılması gereken hüküm hakkında müfessirler üç görüş beyân etmişlerdir:
a) Tevbe edip îmân etmeleri durumunda, geçmişte yaptıklarıyla cezâlandırılmamaları,
b) Antlaşmayı kabûl edip cizyeye bağlanmaları hâlinde dokunulmazlık kazanmaları,
c) Bu hükmün, cihâdı emreden âyet-i kerîmelerle neshedilip geçersiz kılınması. (el-Beyzâvî, Hâzin, en-Nesefî, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 2/253)