v13.9.26 Geliştirme Notları
Sâd Sûresi
453
Cuz 23
17﴿ (Habîbim! Kâfirlerin) söylemekte oldukları (üzücü) şeylere sabret ve (dinde) kuvvet sâhibi (olan) Dâvûd kulumuzu (onlara) anlat. Şüphesiz ki o, (Bizim istemediğimiz şeylerden uzak durup tevbe ederek Bize) son derece rücû edicidir.
18﴿ Muhakkak Biz (bir mûcize eseri olarak), onunla birlikte dağları emr(in)e âmâde kılmıştık da gündüzün sonunda ve (güneşin parladığı) işrâk vakti (Bizi) tesbîh ediyorlardı.
19﴿ Kuşları da (her bir cihetten) bir araya getiril(ip kendisine doğru yöneltil)miş olarak (onun emrine verdik). (Dağların ve kuşların) hepsi (de) onun(la birlikte tesbîh etmek) için (Allâh’ın tâatine) çokça dönücü idi.
20﴿ Üstelik Biz (kendisine heybet ve nusret vererek) onun mülkünü (ve saltanatını) güçlendirdik, ayrıca ona hikmet (nübüvvet, üstün ilim, güzel amel, Zebûr nâmında bir Kitâb) ve (hakkı bâtıldan) ayırıcı (kararları net bir şekilde ifâde eden) bir hitâbet (ve konuşma kābiliyeti) verdik.
21﴿ (Habîbim!) O (kendi aralarında dâvâlı olan) hasımların (sûretinde Dâvûd kulumuza gelen meleklerin) önemli haberi (şimdi) sana geldi değil mi?! Bir zaman ki onlar (nöbetçilerin insanlara geçit vermediği günde) o (Dâvûd’un mescidinin) duvar(ın)dan mihrâba tırmanmışlardı.
22﴿ O zamandaki (haberler şimdi sana geldi ki) onlar Dâvûd’un yanına girmişlerdi de, (kimsenin yanına giremeyeceği bir günde ve bâzı yardımlar almadan çıkılamayacak kadar yüksek olan) o (makāma) onlar(ın girip âniden karşısına çıkmaların)dan sebep telâşa kapılmıştı. (Karşısına çıkanlar ona) dediler ki: “Korkma! (Biz) iki hasım(ız) ki; birimiz diğerine karşı azgınlık (ve haksızlık)ta bulunmuştur. Artık sen bizim aramızda hak (ve adâlet) ile hüküm ver de, haddi aşma ve bizi yolun doğrusuna ulaştır.
23﴿ (Sonra biri söz alarak dedi ki:) Gerçekten (de) işte şu benim (din) kardeşimdir; ona âit doksan dokuz dişi koyun vardır, benim içinse (sâdece) bir tek dişi koyun vardır. Yine de o (benim koyunuma göz dikerek): ‘Beni ona (da) kefil yap (da, elimin altındakileri sâhiplendiğim gibi ona da mâlik olayım)’ demiştir ve (merâmını benden daha iyi anlatabildiği için) karşılıklı konuşmada bana gâlip gelmiştir.”
24﴿ (Bunun üzerine Dâvûd:) “Yemîn olsun; muhakkak o (arkadaşın), senin koyununu kendi koyunlarına katma isteğiyle elbette sana karşı azgınlık (ve haksızlık) etmiştir. Zâten şüphesiz ki (mallarını birbirine) karıştıran (ortak)lardan birçoğu, elbette onların bâzısı diğer bir kısma karşı azgınlık (ve haksızlık) eder. Ancak o kimseler müstesnâ ki onlar îmân etmişlerdir ve sâlih ameller işlemişlerdir. (Çünkü onlar zulüm ve saldırıdan son derece kaçınırlar.) Ama ne kadar da azdır onlar” dedi. Derken Dâvûd Bizim onu gerçekten imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimizi yakînen bildi ve (zellesinden dolayı) hemen Rabbinden mağfiret talep etti. Böylece o (Dâvûd), rükû eden biri olarak (başlattığı tevbesini) yere kapan(ıp secde yaparak tamamla)dı ve (böylece Bize hakkıyla) yöneldi.
25﴿ (Habîbim!) İşte sana! Biz de (işlediği bu zelleden dolayı) hemen kendisi için bunu bağışladık. Zâten şüphesiz onun için Bizim nezdimizde elbette (mağfiretten öte) tam bir (mânevî) yakınlık ve çok güzel bir dönüş yeri (olan cennet) vardır.
26﴿ (Nitekim bu yakınlığın bir ifâdesi olarak kendisine şöyle vahyettik:) “Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yer(yüzün)de (yönetimi üstlenmiş) bir halîfe yaptık. Artık sen insanlar arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver de, sakın (nefse âit) kötü arzuya uyma, sonra o seni Allâh’ın yolundan saptırır. O kimseler ki Allâh’ın yolundan sapmaktadırlar; hesap gününü unutmuş olmaları sebebiyle gerçekten özellikle onlar için çok şiddetli büyük bir azap vardır.” Dâvûd (Aleyhisselâm)ın zellesi hakkında değişik rivâyetler varsa da bunların çoğu mûteber olmayıp kıssanın aslı şöyledir: Dâvûd (Aleyhisselâm)ın ordusunun komutanlarından Ûriyâ isimli bir zât bir kadınla nişanlanmıştı. Sonra Dâvûd (Aleyhisselâm) bu durumu bildiği hâlde o kadına tâlip oldu, o kadının âilesi de Dâvûd (Aleyhisselâm)ı tercih ettiler. Görüldüğü üzere; bu kıssada hiçbir günah söz konusu olmayıp, ancak Dâvûd (Aleyhisselâm) gibi yüksek mertebe sâhibi bir peygamber hakkında yakışık almayan bir durum mevzuubahis olmuştur. Gerçi bu nişanı bilmeden tâlib olduğu da rivâyetler arasındadır ki o takdirde ise, araştırmadan nişan yapması zelle kabûl edilmiştir. Bu yüzden dâvâlı insan sûretinde iki melek gönderilip, ümmetinden herhangi bir ferdin yapabileceği her şeyin ona yakışmayabileceği, özellikle de birçok hanımı varken, ilk defâ evlenmek üzere bir kadına tâlip olan kişinin nişanı üzerine o kadına tâlip olmasının kendi makāmına nispetle onun hakkında bir zelle sayılacağı karârı melekler tarafından başka bir örnek üzerinden sorularak kendisine verdirtilmiştir. Ama bâzı kıssacıların anlattığı şekilde, sıradan bir Müslüman’a dahî yakıştırılamayacak davranışları, kitap sâhibi bir peygambere isnâd etmek büyük bir iftirâ olur. Bu yüzden Alî (Radıyallâhu Anh): “Dâvûd (Aleyhisselâm)ın hâdisesini kıssacıların anlattığı şekliyle anlatana yüz altmış sopa vururum. Çünkü peygamberlere iftirânın cezâsı iki kattır” demiştir. Ancak peygamberleri tenzîh adına: “Burada hiçbir zelle söz konusu değildir” demek veyâ bu zelleyi, âyet-i kerîmede açıklanan misalle hiç bağdaşmayan farklı rivâyetlerle îzâha kalkışmak, Âlûsî (Rahimehullâh)ın da beyânı vechile; hiçbir insaflı kişinin kabûle yanaşmayacağı bir durumdur. Zâten onun istiğfârından ve Mevlâ’nın onu afv etmesinden bahsedilmesi, burada bir zelle vukûunun kabûlünü kaçınılmaz hâle getirmiştir. Tabî ki nübüvvet makāmını ihlâl edecek rivâyetler kabûl edilemeyeceğine göre, doğru olan tek görüş; “Onun, kendi yüce makāmına göre evlâ olan bir şeyi terk ettiği için istiğfâr ettiği” husûsudur ki bu da, peygamberlerin ısmetine halel getirmez (ve günahsızlık vasfını zedelemez). (el-Beyzâvî; en-Nesefî; el-Hâzin, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 5/271-273; el-Âlûsî, 23/258, 260)
سُورَةُ صۤ
الجزء ٢٣
٤٥٣
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٧
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ﴿١٨
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٩
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴿٢٠
وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ﴿٢١
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ ﴿٢٢
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ﴿٢٣
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ﴿٢٤
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ﴿٢٥
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ﴿٢٦
Sâd Sûresi
453
Cuz 23
اِصْبِرْ عَلٰى مَا يَقُولُونَ وَاذْكُرْ عَبْدَنَا دَاوُ۫دَ ذَا الْاَيْدِۚ اِنَّهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٧
17﴿ (Habîbim! Kâfirlerin) söylemekte oldukları (üzücü) şeylere sabret ve (dinde) kuvvet sâhibi (olan) Dâvûd kulumuzu (onlara) anlat. Şüphesiz ki o, (Bizim istemediğimiz şeylerden uzak durup tevbe ederek Bize) son derece rücû edicidir.
اِنَّا سَخَّرْنَا الْجِبَالَ مَعَهُ يُسَبِّحْنَ بِالْعَشِيِّ وَالْاِشْرَاقِۙ ﴿١٨
18﴿ Muhakkak Biz (bir mûcize eseri olarak), onunla birlikte dağları emr(in)e âmâde kılmıştık da gündüzün sonunda ve (güneşin parladığı) işrâk vakti (Bizi) tesbîh ediyorlardı.
وَالطَّيْرَ مَحْشُورَةًۜ كُلٌّ لَهُٓ اَوَّابٌ ﴿١٩
19﴿ Kuşları da (her bir cihetten) bir araya getiril(ip kendisine doğru yöneltil)miş olarak (onun emrine verdik). (Dağların ve kuşların) hepsi (de) onun(la birlikte tesbîh etmek) için (Allâh’ın tâatine) çokça dönücü idi.
وَشَدَدْنَا مُلْكَهُ وَاٰتَيْنَاهُ الْحِكْمَةَ وَفَصْلَ الْخِطَابِ ﴿٢٠
20﴿ Üstelik Biz (kendisine heybet ve nusret vererek) onun mülkünü (ve saltanatını) güçlendirdik, ayrıca ona hikmet (nübüvvet, üstün ilim, güzel amel, Zebûr nâmında bir Kitâb) ve (hakkı bâtıldan) ayırıcı (kararları net bir şekilde ifâde eden) bir hitâbet (ve konuşma kābiliyeti) verdik.
وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ ﴿٢١
21﴿ (Habîbim!) O (kendi aralarında dâvâlı olan) hasımların (sûretinde Dâvûd kulumuza gelen meleklerin) önemli haberi (şimdi) sana geldi değil mi?! Bir zaman ki onlar (nöbetçilerin insanlara geçit vermediği günde) o (Dâvûd’un mescidinin) duvar(ın)dan mihrâba tırmanmışlardı.
اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ ﴿٢٢
22﴿ O zamandaki (haberler şimdi sana geldi ki) onlar Dâvûd’un yanına girmişlerdi de, (kimsenin yanına giremeyeceği bir günde ve bâzı yardımlar almadan çıkılamayacak kadar yüksek olan) o (makāma) onlar(ın girip âniden karşısına çıkmaların)dan sebep telâşa kapılmıştı. (Karşısına çıkanlar ona) dediler ki: “Korkma! (Biz) iki hasım(ız) ki; birimiz diğerine karşı azgınlık (ve haksızlık)ta bulunmuştur. Artık sen bizim aramızda hak (ve adâlet) ile hüküm ver de, haddi aşma ve bizi yolun doğrusuna ulaştır.
اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ ﴿٢٣
23﴿ (Sonra biri söz alarak dedi ki:) Gerçekten (de) işte şu benim (din) kardeşimdir; ona âit doksan dokuz dişi koyun vardır, benim içinse (sâdece) bir tek dişi koyun vardır. Yine de o (benim koyunuma göz dikerek): ‘Beni ona (da) kefil yap (da, elimin altındakileri sâhiplendiğim gibi ona da mâlik olayım)’ demiştir ve (merâmını benden daha iyi anlatabildiği için) karşılıklı konuşmada bana gâlip gelmiştir.”
قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى نِعَاجِه۪ۜ وَاِنَّ كَث۪يرًا مِنَ الْخُلَطَٓاءِ لَيَبْغ۪ي بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَقَل۪يلٌ مَا هُمْۜ وَظَنَّ دَاوُ۫دُ اَنَّمَا فَتَنَّاهُ فَاسْتَغْفَرَ رَبَّهُ وَخَرَّ رَاكِعًا وَاَنَابَ ﴿٢٤
24﴿ (Bunun üzerine Dâvûd:) “Yemîn olsun; muhakkak o (arkadaşın), senin koyununu kendi koyunlarına katma isteğiyle elbette sana karşı azgınlık (ve haksızlık) etmiştir. Zâten şüphesiz ki (mallarını birbirine) karıştıran (ortak)lardan birçoğu, elbette onların bâzısı diğer bir kısma karşı azgınlık (ve haksızlık) eder. Ancak o kimseler müstesnâ ki onlar îmân etmişlerdir ve sâlih ameller işlemişlerdir. (Çünkü onlar zulüm ve saldırıdan son derece kaçınırlar.) Ama ne kadar da azdır onlar” dedi. Derken Dâvûd Bizim onu gerçekten imtihan (edenin muâmelesine tâbi) ettiğimizi yakînen bildi ve (zellesinden dolayı) hemen Rabbinden mağfiret talep etti. Böylece o (Dâvûd), rükû eden biri olarak (başlattığı tevbesini) yere kapan(ıp secde yaparak tamamla)dı ve (böylece Bize hakkıyla) yöneldi.
فَغَفَرْنَا لَهُ ذٰلِكَۜ وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ ﴿٢٥
25﴿ (Habîbim!) İşte sana! Biz de (işlediği bu zelleden dolayı) hemen kendisi için bunu bağışladık. Zâten şüphesiz onun için Bizim nezdimizde elbette (mağfiretten öte) tam bir (mânevî) yakınlık ve çok güzel bir dönüş yeri (olan cennet) vardır.
يَا دَاوُ۫دُ اِنَّا جَعَلْنَاكَ خَل۪يفَةً فِي الْاَرْضِ فَاحْكُمْ بَيْنَ النَّاسِ بِالْحَقِّ وَلَا تَتَّبِعِ الْهَوٰى فَيُضِلَّكَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَضِلُّونَ عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌ بِمَا نَسُوا يَوْمَ الْحِسَابِ۟ ﴿٢٦
26﴿ (Nitekim bu yakınlığın bir ifâdesi olarak kendisine şöyle vahyettik:) “Ey Dâvûd! Gerçekten Biz seni yer(yüzün)de (yönetimi üstlenmiş) bir halîfe yaptık. Artık sen insanlar arasında hak (ve adâlet) ile hüküm ver de, sakın (nefse âit) kötü arzuya uyma, sonra o seni Allâh’ın yolundan saptırır. O kimseler ki Allâh’ın yolundan sapmaktadırlar; hesap gününü unutmuş olmaları sebebiyle gerçekten özellikle onlar için çok şiddetli büyük bir azap vardır.” Dâvûd (Aleyhisselâm)ın zellesi hakkında değişik rivâyetler varsa da bunların çoğu mûteber olmayıp kıssanın aslı şöyledir: Dâvûd (Aleyhisselâm)ın ordusunun komutanlarından Ûriyâ isimli bir zât bir kadınla nişanlanmıştı. Sonra Dâvûd (Aleyhisselâm) bu durumu bildiği hâlde o kadına tâlip oldu, o kadının âilesi de Dâvûd (Aleyhisselâm)ı tercih ettiler. Görüldüğü üzere; bu kıssada hiçbir günah söz konusu olmayıp, ancak Dâvûd (Aleyhisselâm) gibi yüksek mertebe sâhibi bir peygamber hakkında yakışık almayan bir durum mevzuubahis olmuştur. Gerçi bu nişanı bilmeden tâlib olduğu da rivâyetler arasındadır ki o takdirde ise, araştırmadan nişan yapması zelle kabûl edilmiştir. Bu yüzden dâvâlı insan sûretinde iki melek gönderilip, ümmetinden herhangi bir ferdin yapabileceği her şeyin ona yakışmayabileceği, özellikle de birçok hanımı varken, ilk defâ evlenmek üzere bir kadına tâlip olan kişinin nişanı üzerine o kadına tâlip olmasının kendi makāmına nispetle onun hakkında bir zelle sayılacağı karârı melekler tarafından başka bir örnek üzerinden sorularak kendisine verdirtilmiştir. Ama bâzı kıssacıların anlattığı şekilde, sıradan bir Müslüman’a dahî yakıştırılamayacak davranışları, kitap sâhibi bir peygambere isnâd etmek büyük bir iftirâ olur. Bu yüzden Alî (Radıyallâhu Anh): “Dâvûd (Aleyhisselâm)ın hâdisesini kıssacıların anlattığı şekliyle anlatana yüz altmış sopa vururum. Çünkü peygamberlere iftirânın cezâsı iki kattır” demiştir. Ancak peygamberleri tenzîh adına: “Burada hiçbir zelle söz konusu değildir” demek veyâ bu zelleyi, âyet-i kerîmede açıklanan misalle hiç bağdaşmayan farklı rivâyetlerle îzâha kalkışmak, Âlûsî (Rahimehullâh)ın da beyânı vechile; hiçbir insaflı kişinin kabûle yanaşmayacağı bir durumdur. Zâten onun istiğfârından ve Mevlâ’nın onu afv etmesinden bahsedilmesi, burada bir zelle vukûunun kabûlünü kaçınılmaz hâle getirmiştir. Tabî ki nübüvvet makāmını ihlâl edecek rivâyetler kabûl edilemeyeceğine göre, doğru olan tek görüş; “Onun, kendi yüce makāmına göre evlâ olan bir şeyi terk ettiği için istiğfâr ettiği” husûsudur ki bu da, peygamberlerin ısmetine halel getirmez (ve günahsızlık vasfını zedelemez). (el-Beyzâvî; en-Nesefî; el-Hâzin, -Mecmû‘atü’t-tefâsîr-, 5/271-273; el-Âlûsî, 23/258, 260)