v13.9.26 Geliştirme Notları
Tevbe Sûresi
187
Cuz 10
7﴿ O (ahde vefâsızlık ve gadr-ü hıyânet, sürekli huyları hâline gelmiş olan) müşrikler için Allâh nezdinde ve Rasûlü katında bir ahd(e vefânın gerekliliği sizin tarafınızdan) nasıl (düşünme konusu) olabilir?! Ancak kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşmış olduğunuz (ve kendilerinden söz bozma emâresi zuhûr etmemiş olan) kimseler müstesnâ! Artık onlar size (ahde vefâlılık göstererek) doğru(lukla hareket eden kimseler) oldukları sürece, siz de onlara doğru (davranan kimseler) olun. Şüphesiz ki Allâh (söz bozmaktan sakınan) o müttakî kimseleri sever (ve onların bu vefâlı davranışına rızâ gösterir). Mescid-i Haram yanında kendileriyle sözleşme yapıldığı bildirilenlerden kimlerin kastedildiği hakkında birkaç görüş varsa da doğrusu bunlar, Bekiroğullarına mensup olan Huzeymeoğullarıyla, Damuraoğullarından Benû Müdlic ve Benû Di’l kabîleleridir. Bunlar Hudeybiye günü Kureyş ile yapılan antlaşmaya dâhil olmuştular, içlerinden sâdece Kureyş ile Benû Di’l antlaşmayı bozmuştular. İşte bu âyet-i kerîmede o zamâna kadar kendilerinden bir vefâsızlık zuhûr etmemiş olan kabîlelerle savaşılmayıp onlara karşı, kendilerine verilen süreye kadar ahde vefâda bulunulması emredilmiştir. Zîrâ bu âyet-i kerîmeler Kureyş’in ahdi bozmasından sonra nâzil olmuştur ki bu da Mekke fethinden önce vukû bulmuştur. Dolayısıyla fethin akabinde artık onlara karşı bir ahde vefâ söz konusu olamayacağı âşikârdır.
8﴿ (Hâlâ siz) nasıl (onların antlaşmalarına riâyeti kendinize gerekli görebiliyorsunuz)?! Hâlbuki onlar size karşı gâlip gelseler, hakkınızda bir akrabâlığı(n sağladığı hakları) /bir yemîn(e riâyet)i/ gözetmezler, bir (antlaşmanın sağladığı güvence ve) zimmeti de (gözetici) olmaz(lar). (Bu müşrikler yeminlerine bağlı kalacaklarına dâir) ağızları(ndan çıkan sözler) ile sizi râzı ederler. Hâlbuki kalpleri (sözlerinde durmaktan) çekinmektedir. Zâten onların birçoğu (söz bozmaktan çekinmeyen şahsiyetsiz ve inançsız birtakım) fâsık kimselerdir. Burada fâsıklık sıfatıyla mevsuf olanların tamâmı kâfir kimseler iken, kâfirlik ise fâsıklıktan daha pis ve daha çirkin bir vasıf olduğuna göre, onların fâsıklıkla kınanmaları bize şunu anlatmaktadır ki; bâzı kâfirler kendi dinleri çerçevesinde adâletli olabilirler, sözlerinde durabilirler ve kendi koydukları kurallara uyabilirler. Fakat öyle kâfirler de vardır ki, sözlerinde durmazlar, işlerine gelmeyince kendi koydukları kuralları da çiğnerler ve düşmanlıkta haddi aşarlar. İşte burada onların ekserîsinin fâsık olduğu belirtilerek, pek azının ahde vefâ edebileceğine işâret edilmiştir.
9﴿ Onlar Allâh’ın âyetlerine (inanmaya) karşılık (canlarının isteklerini tatmin gibi basit bir menfaati ve) çok az bir pahayı satın almıştırlar da, bu sebeple O (Allâh-u Sübhânehû)nun yolundan dönmüştürler /(insanları Allâh’ın dînine girmekten, hacca ve umreye gitmekten) engellemiştirler/. Gerçekten de onların sürekli yapar oldukları o şey ne kötü olmuştur.
10﴿ Onlar (sâdece sizin hakkınızda değil) hiçbir mümin hakkında bir akrabâlığı(n sağladığı hakları) /bir yemîn(e riâyet)i/ gözetmezler, bir (antlaşmanın sağladığı güvence ve) zimmeti de (gözetici) olmaz(lar ve fırsat bulduklarında hemen hâinliğe yönelirler). (Habîbim!) İşte sana! Ancak onlar (zâlimlikte ve şerlilikte) haddi aşanların ta kendileridir.
11﴿ Ama eğer (kâfirlikten vazgeçip) tevbe ederler, o (farz) namazları hakkıyla kılarlar ve zekâtı verirlerse, işte (onlar) sizin (soyda olmasa da) dinde kardeşlerinizdir. Biz de bu âyetleri (müşrikler ve zimmîler hakkında gözetilmesi gereken hükümleri) bir toplum için iyice açıklıyoruz ki onlar (doğruyu) bilme(yi ve hakîkati öğrenmeyi isteme)ktedirler.
12﴿ Ama eğer onlar (verdikleri söz ve) ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dîniniz(in ihtivâ ettiği hükümleri ayıplayıp çirkin göstererek onun) hakkında tenkite bulunurlarsa, artık o küfrün imamlarıyla (ve kâfirlerin önderleriyle) savaşın. Çünkü onlar; şüphesiz ki onlar için yeminler(in önemi ve ahitlere vefâ diye bir şey) yoktur. Tâ ki onlar (bu yanlıştan) vazgeçsinler. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)nın beyânı vechile; bu âyet-i kerîme; Ebû Süfyân ibnü Harb, Hâris ibnü Hişâm, Süheyl ibnü Amr, Ebû Cehil, onun oğlu Ikrime ve diğer Kureyş liderleri hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar sözlerini bozmuş ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i Mekke’den çıkarmaya kalkışmışlardır. Ama sonra, ismi geçenlerden Ebû Cehil dışındakilerin hepsi Müslüman olarak bu tehditten kurtulmuşlardır. İmâm-ı Mücâhid (Rahimehullâh)a göre; bunlar Fâris ve Rum milletleridir. Huzeyfe ibnü’l-Yemân (Radıyallâhu Anh) ise: “Henüz bu âyetin ehliyle savaşılmamıştır, zâten ehli de gelmemiştir” demiştir ki, onun bu sözüyle, âhir zamanda Deccâl ile birlikte çıkacak olan Yahûdîleri kastettiği düşünülmektedir. Zîrâ o zamanda kâfirliğin önderleri onlar olacaklardır. (el-Hâzin)
13﴿ Hâlâ öyle bir toplumla savaşmayacak mısınız ki; onlar yeminlerini bozmuşturlar ve o Rasûl’ü (yurdundan) çıkarmaya azmetmiştirler, üstelik size karşı (söz bozmayı ve savaşmayı) ilk defâ kendileri başlatmıştırlar. Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?! Ama (ancak) Allâh, Kendisin(in emrine muhâlefet)-den korkmanızı ziyâdesiyle hak edendir. Eğer îmân eden kimseler olduysanız (Allâh’tan başka hiçbir şeyden korkmamanız gerekir. Zîrâ kâmil bir îmân bunu gerektirir).
سُورَةُ التَّوْبَةِ
الجزء ١٠
١٨٧
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٧
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ ﴿٨
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٩
لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ ﴿١٠
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿١١
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ ﴿١٢
اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣
Tevbe Sûresi
187
Cuz 10
كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِك۪ينَ عَهْدٌ عِنْدَ اللّٰهِ وَعِنْدَ رَسُولِه۪ٓ اِلَّا الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ عِنْدَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِۚ فَمَا اسْتَقَامُوا لَكُمْ فَاسْتَق۪يمُوا لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الْمُتَّق۪ينَ ﴿٧
7﴿ O (ahde vefâsızlık ve gadr-ü hıyânet, sürekli huyları hâline gelmiş olan) müşrikler için Allâh nezdinde ve Rasûlü katında bir ahd(e vefânın gerekliliği sizin tarafınızdan) nasıl (düşünme konusu) olabilir?! Ancak kendileriyle Mescid-i Harâm yanında antlaşmış olduğunuz (ve kendilerinden söz bozma emâresi zuhûr etmemiş olan) kimseler müstesnâ! Artık onlar size (ahde vefâlılık göstererek) doğru(lukla hareket eden kimseler) oldukları sürece, siz de onlara doğru (davranan kimseler) olun. Şüphesiz ki Allâh (söz bozmaktan sakınan) o müttakî kimseleri sever (ve onların bu vefâlı davranışına rızâ gösterir). Mescid-i Haram yanında kendileriyle sözleşme yapıldığı bildirilenlerden kimlerin kastedildiği hakkında birkaç görüş varsa da doğrusu bunlar, Bekiroğullarına mensup olan Huzeymeoğullarıyla, Damuraoğullarından Benû Müdlic ve Benû Di’l kabîleleridir. Bunlar Hudeybiye günü Kureyş ile yapılan antlaşmaya dâhil olmuştular, içlerinden sâdece Kureyş ile Benû Di’l antlaşmayı bozmuştular. İşte bu âyet-i kerîmede o zamâna kadar kendilerinden bir vefâsızlık zuhûr etmemiş olan kabîlelerle savaşılmayıp onlara karşı, kendilerine verilen süreye kadar ahde vefâda bulunulması emredilmiştir. Zîrâ bu âyet-i kerîmeler Kureyş’in ahdi bozmasından sonra nâzil olmuştur ki bu da Mekke fethinden önce vukû bulmuştur. Dolayısıyla fethin akabinde artık onlara karşı bir ahde vefâ söz konusu olamayacağı âşikârdır.
كَيْفَ وَاِنْ يَظْهَرُوا عَلَيْكُمْ لَا يَرْقُبُوا ف۪يكُمْ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ يُرْضُونَكُمْ بِاَفْوَاهِهِمْ وَتَأْبٰى قُلُوبُهُمْۚ وَاَكْثَرُهُمْ فَاسِقُونَۚ ﴿٨
8﴿ (Hâlâ siz) nasıl (onların antlaşmalarına riâyeti kendinize gerekli görebiliyorsunuz)?! Hâlbuki onlar size karşı gâlip gelseler, hakkınızda bir akrabâlığı(n sağladığı hakları) /bir yemîn(e riâyet)i/ gözetmezler, bir (antlaşmanın sağladığı güvence ve) zimmeti de (gözetici) olmaz(lar). (Bu müşrikler yeminlerine bağlı kalacaklarına dâir) ağızları(ndan çıkan sözler) ile sizi râzı ederler. Hâlbuki kalpleri (sözlerinde durmaktan) çekinmektedir. Zâten onların birçoğu (söz bozmaktan çekinmeyen şahsiyetsiz ve inançsız birtakım) fâsık kimselerdir. Burada fâsıklık sıfatıyla mevsuf olanların tamâmı kâfir kimseler iken, kâfirlik ise fâsıklıktan daha pis ve daha çirkin bir vasıf olduğuna göre, onların fâsıklıkla kınanmaları bize şunu anlatmaktadır ki; bâzı kâfirler kendi dinleri çerçevesinde adâletli olabilirler, sözlerinde durabilirler ve kendi koydukları kurallara uyabilirler. Fakat öyle kâfirler de vardır ki, sözlerinde durmazlar, işlerine gelmeyince kendi koydukları kuralları da çiğnerler ve düşmanlıkta haddi aşarlar. İşte burada onların ekserîsinin fâsık olduğu belirtilerek, pek azının ahde vefâ edebileceğine işâret edilmiştir.
اِشْتَرَوْا بِاٰيَاتِ اللّٰهِ ثَمَنًا قَل۪يلًا فَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِه۪ۜ اِنَّهُمْ سَٓاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ ﴿٩
9﴿ Onlar Allâh’ın âyetlerine (inanmaya) karşılık (canlarının isteklerini tatmin gibi basit bir menfaati ve) çok az bir pahayı satın almıştırlar da, bu sebeple O (Allâh-u Sübhânehû)nun yolundan dönmüştürler /(insanları Allâh’ın dînine girmekten, hacca ve umreye gitmekten) engellemiştirler/. Gerçekten de onların sürekli yapar oldukları o şey ne kötü olmuştur.
لَا يَرْقُبُونَ ف۪ي مُؤْمِنٍ اِلًّا وَلَا ذِمَّةًۜ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ ﴿١٠
10﴿ Onlar (sâdece sizin hakkınızda değil) hiçbir mümin hakkında bir akrabâlığı(n sağladığı hakları) /bir yemîn(e riâyet)i/ gözetmezler, bir (antlaşmanın sağladığı güvence ve) zimmeti de (gözetici) olmaz(lar ve fırsat bulduklarında hemen hâinliğe yönelirler). (Habîbim!) İşte sana! Ancak onlar (zâlimlikte ve şerlilikte) haddi aşanların ta kendileridir.
فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ ﴿١١
11﴿ Ama eğer (kâfirlikten vazgeçip) tevbe ederler, o (farz) namazları hakkıyla kılarlar ve zekâtı verirlerse, işte (onlar) sizin (soyda olmasa da) dinde kardeşlerinizdir. Biz de bu âyetleri (müşrikler ve zimmîler hakkında gözetilmesi gereken hükümleri) bir toplum için iyice açıklıyoruz ki onlar (doğruyu) bilme(yi ve hakîkati öğrenmeyi isteme)ktedirler.
وَاِنْ نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ مِنْ بَعْدِ عَهْدِهِمْ وَطَعَنُوا ف۪ي د۪ينِكُمْ فَقَاتِلُٓوا اَئِمَّةَ الْكُفْرِۙ اِنَّهُمْ لَٓا اَيْمَانَ لَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَنْتَهُونَ ﴿١٢
12﴿ Ama eğer onlar (verdikleri söz ve) ahidlerinden sonra yeminlerini bozarlar ve dîniniz(in ihtivâ ettiği hükümleri ayıplayıp çirkin göstererek onun) hakkında tenkite bulunurlarsa, artık o küfrün imamlarıyla (ve kâfirlerin önderleriyle) savaşın. Çünkü onlar; şüphesiz ki onlar için yeminler(in önemi ve ahitlere vefâ diye bir şey) yoktur. Tâ ki onlar (bu yanlıştan) vazgeçsinler. İbnü Abbâs (Radıyallâhu Anhümâ)nın beyânı vechile; bu âyet-i kerîme; Ebû Süfyân ibnü Harb, Hâris ibnü Hişâm, Süheyl ibnü Amr, Ebû Cehil, onun oğlu Ikrime ve diğer Kureyş liderleri hakkında nâzil olmuştur. Çünkü onlar sözlerini bozmuş ve Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)i Mekke’den çıkarmaya kalkışmışlardır. Ama sonra, ismi geçenlerden Ebû Cehil dışındakilerin hepsi Müslüman olarak bu tehditten kurtulmuşlardır. İmâm-ı Mücâhid (Rahimehullâh)a göre; bunlar Fâris ve Rum milletleridir. Huzeyfe ibnü’l-Yemân (Radıyallâhu Anh) ise: “Henüz bu âyetin ehliyle savaşılmamıştır, zâten ehli de gelmemiştir” demiştir ki, onun bu sözüyle, âhir zamanda Deccâl ile birlikte çıkacak olan Yahûdîleri kastettiği düşünülmektedir. Zîrâ o zamanda kâfirliğin önderleri onlar olacaklardır. (el-Hâzin)
اَلَا تُقَاتِلُونَ قَوْمًا نَكَثُٓوا اَيْمَانَهُمْ وَهَمُّوا بِاِخْرَاجِ الرَّسُولِ وَهُمْ بَدَؤُ۫كُمْ اَوَّلَ مَرَّةٍۜ اَتَخْشَوْنَهُمْۚ فَاللّٰهُ اَحَقُّ اَنْ تَخْشَوْهُ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ ﴿١٣
13﴿ Hâlâ öyle bir toplumla savaşmayacak mısınız ki; onlar yeminlerini bozmuşturlar ve o Rasûl’ü (yurdundan) çıkarmaya azmetmiştirler, üstelik size karşı (söz bozmayı ve savaşmayı) ilk defâ kendileri başlatmıştırlar. Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?! Ama (ancak) Allâh, Kendisin(in emrine muhâlefet)-den korkmanızı ziyâdesiyle hak edendir. Eğer îmân eden kimseler olduysanız (Allâh’tan başka hiçbir şeyden korkmamanız gerekir. Zîrâ kâmil bir îmân bunu gerektirir).