v13.9.26 Geliştirme Notları
Zuhruf Sûresi
492
Cuz 25
48﴿ Biz onlara herhangi bir âyet (ve mûcize) göstermiyorduk ki, mutlaka o, (evvelce gördükleri) benzerinden daha büyüktü. Ayrıca onlar (saplandıkları kâfirlik bataklığından) dönsünler diye onları o (yıllarca süren kuraklık, çekirge, bit ve kurbağa istilâsı gibi) azaplarla yakaladık.
49﴿ Bir de o (Firavun ve hânedânından ola)nlar (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın bu felâketleri kendilerinden açabilecek bir güce sâhip olduğunu düşündüler de, değer verdikleri büyücülere kullandıkları tâzim ifâdesiyle ona hitap ederek): “Ey o (ulu) büyücü! Senin yanında bulunan (peygamberlik mertebesi ve duâlarının kabûlüne dâir sana verdiği sözü ve) ahdi hürmetine bizim için Rabbine yalvar (da bu belâları bizden gidersin). Gerçekten (duânın kabûlünü gördüğümüz zaman) elbette biz (hiç beklemeden sana îmâna) hidâyet bulan kişileriz” dediler.
50﴿ Ama Biz (onun duâsıyla) onlardan o azapları açtığımız zaman (şükretmek üzere îmân edecekleri yerde) birdenbire onlar (sözlerini) bozuyorlar.
51﴿ Firavun (gördüğü mûcizeler karşısında güç kaybına uğradığını anlayınca, ileri gelen yakınları onu bırakır da Mûsâ (Aleyhisselâm)a inanırlar diye telaşa kapılarak Kıptîlerden oluşan) kavmi içerisinde çağrı yaptı da dedi ki: “Ey kavmim! Mısır’ın saltanatı bana âit değil midir?! İşte şu ırmaklar benim (saraylarımda oturduğum yerlerde) altımdan doğru akmakta değil midir?! Hâlâ (benim üstünlüğümü) görmeyecek misiniz?!
52﴿ Yoksa ben şu kişiden daha hayırlı değil miyim ki o hakir ve zayıftır, üstelik (dilindeki pelteklikten dolayı) açıklamada bulun(arak merâmını anlat)maya yakın dahî olamıyor?!
53﴿ (Biz değer verdiklerimizi altın bilezikler ve takılara boğuyoruz, mâdemki o, âlemlerin Rabbi’nin elçisi olduğunu iddiâ ediyor) öyleyse onun üzerine altından bilezikler atılsaydı ya! Ya da birbirine çok yakın olan melekler onunla birlikte (kendisini tasdîk etmek üzere art arda) gelseydi ya!”
54﴿ Böylece o (Firavun), kavminden (kendisine itâat husûsunda) çabuk olmalarını talep etti de onlar hemen ona itâat ettiler. Çünkü şüphesiz onlar (evvelden beri yoldan çıkmış) fâsıklar toplumu idiler. (Onun için o azgın fâsığın sözünü hemen dinlediler.)
55﴿ İşte Bizi(m gibi etkilenmekten münezzeh olan bir Zâtı) gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık ve hemen onları (hep) birlikte oldukları hâlde suyla boğduk.
56﴿ Böylece Biz onları sonra gelen (kâfir)ler için (cehennem yolunda) öncüler ve (ders çıkarılacak) ibretlik bir şey yaptık.
57﴿ Bir de (müşrikler tarafından cehennemde yanacaklara) bir örnek olarak Meryem’in oğlu (Îsâ) açıklandığı zaman, (Habîbim! Senin) o (bir an sessiz kalma)ndan dolayı birdenbire senin kavmin gülerek sevinç çığlığı atıyorlar(dı).
58﴿ Ayrıca o (Mekke ehlinden müşrik ola)nlar: “(Sence) bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır yoksa o mu?! (Elbette sana göre de Îsâ hayırlıdır!)” dediler. Bunu sana (hakkı bâtıldan ayırmak için değil) ancak (fuzûlî) bir çekişme olsun diye açıkladılar. Doğrusu onlar (inadına düşmanlık yapan ve her konuda bâtıl yere) mücâdele eden bir toplumdur. Rivâyete göre; Abdullâh ibnü Ziba‘râ Müslüman olmadan önce: “Siz ve Allâh’ın dışında taptıklarınız cehennem odusunuz!” (el-Enbiyâ Sûresi:98) âyetini duyunca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e: “Hristiyanlar Îsâ’ya tapıyor, sen de onun gerçek bir peygamber olduğunu söylüyorsun. Îsâ ateşte ise, bizim ve ilâhlarımızın da orada onunla birlikte olmasında bir beis yoktur. Varsın biz de onunla berâber yanalım!” dedi. Bu söz karşısında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bir anlık duraksaması üzerine Kureyş müşrikleri sevinçlerinden gülmeye ve yüksek sesle haykırmaya başladılar. Bunun üzerine Enbiyâ Sûresi’nin 101. âyet-i kerîmesi nâzil olarak, Îsâ (Aleyhisselâm) gibi, kendisine tapınılmaya rızâ göstermeyen, bilakis irâdeleri dışında tapınılan sâlih kulların cehennemden uzak olduğunu açıkladı. İşte bu ve bir sonraki âyet-i kerîme onların bu sözlerinden bahsetmektedir. (el-Beyzâvî; en-Nesefî; el-Hâzin)
59﴿ O (Îsâ) ancak bir kuldur ki, Biz ona (peygamberlik gibi birtakım nîmetler lütfederek) iyilikte bulunmuştuk ve onu(n babasız yaratılışını) İsrâîloğulları için (ders çıkaracakları kıssa olarak) çok şaşılacak bir şey yapmıştık. (Böyle bir kulun ilâhlıktan ne nasîbi olabilir?)
60﴿ (Ey erkekler!) Biz dileseydik (Îsâ kulumuzu babasız yarattığımız gibi) elbette sizin içinizden de birtakım melekler yaratırdık da (şimdi çocuklarınız sizin neslinizi devâm ettirdiği gibi o zaman) onlar özellikle yer(yüzün)de sizin yerinize geçerlerdi. /Sizi (helâk etmemizin ardında)n yerinize halef olacak (ve hiç isyân etmeyip ibâdetle meşgul olacak) melekler yaratırdık./ Tefsîr ehlinin beyânına göre; Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i celîlesinde müşriklere şöyle buyurmuş olmaktadır: “Îsâ (Aleyhisselâm)ın yaratılışı ilginç bir şey ise de, Ben bundan daha acâyip şeyler yapmaya da Kādirim! Nitekim şimdi melekleri hiçbir ana madde olmaksızın yoktan var etmekteyim. Ama istesem sizin gibi cisimlerden doğan çocukları da melek yapabilirim! Öyleyse doğma ve doğurma yoluyla da yaratılmaları mümkün olan meleklerin Benim çocuğum olmaları ve Benim ibâdetime hak kazanmaları nasıl düşünülebilir?!” (el-Âlûsî, 24/404-405)
سُورَةُ الزُّخْرُفِ
الجزء ٢٥
٤٩٢
وَمَا نُر۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٤٨
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ ﴿٤٩
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿٥٠
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ ﴿٥١
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يَكَادُ يُب۪ينُ ﴿٥٢
فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِن۪ينَ ﴿٥٣
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٥٤
فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٥٥
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِر۪ينَ۟ ﴿٥٦
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ ﴿٥٧
وَقَالُٓوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَۜ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلًاۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ ﴿٥٨
اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ ﴿٥٩
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ ﴿٦٠
Zuhruf Sûresi
492
Cuz 25
وَمَا نُر۪يهِمْ مِنْ اٰيَةٍ اِلَّا هِيَ اَكْبَرُ مِنْ اُخْتِهَاۘ وَاَخَذْنَاهُمْ بِالْعَذَابِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ ﴿٤٨
48﴿ Biz onlara herhangi bir âyet (ve mûcize) göstermiyorduk ki, mutlaka o, (evvelce gördükleri) benzerinden daha büyüktü. Ayrıca onlar (saplandıkları kâfirlik bataklığından) dönsünler diye onları o (yıllarca süren kuraklık, çekirge, bit ve kurbağa istilâsı gibi) azaplarla yakaladık.
وَقَالُوا يَٓا اَيُّهَ السَّاحِرُ ادْعُ لَنَا رَبَّكَ بِمَا عَهِدَ عِنْدَكَ اِنَّنَا لَمُهْتَدُونَ ﴿٤٩
49﴿ Bir de o (Firavun ve hânedânından ola)nlar (Mûsâ (Aleyhisselâm)ın bu felâketleri kendilerinden açabilecek bir güce sâhip olduğunu düşündüler de, değer verdikleri büyücülere kullandıkları tâzim ifâdesiyle ona hitap ederek): “Ey o (ulu) büyücü! Senin yanında bulunan (peygamberlik mertebesi ve duâlarının kabûlüne dâir sana verdiği sözü ve) ahdi hürmetine bizim için Rabbine yalvar (da bu belâları bizden gidersin). Gerçekten (duânın kabûlünü gördüğümüz zaman) elbette biz (hiç beklemeden sana îmâna) hidâyet bulan kişileriz” dediler.
فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُمُ الْعَذَابَ اِذَا هُمْ يَنْكُثُونَ ﴿٥٠
50﴿ Ama Biz (onun duâsıyla) onlardan o azapları açtığımız zaman (şükretmek üzere îmân edecekleri yerde) birdenbire onlar (sözlerini) bozuyorlar.
وَنَادٰى فِرْعَوْنُ ف۪ي قَوْمِه۪ قَالَ يَا قَوْمِ اَلَيْسَ ل۪ي مُلْكُ مِصْرَ وَهٰذِهِ الْاَنْهَارُ تَجْر۪ي مِنْ تَحْت۪يۚ اَفَلَا تُبْصِرُونَۜ ﴿٥١
51﴿ Firavun (gördüğü mûcizeler karşısında güç kaybına uğradığını anlayınca, ileri gelen yakınları onu bırakır da Mûsâ (Aleyhisselâm)a inanırlar diye telaşa kapılarak Kıptîlerden oluşan) kavmi içerisinde çağrı yaptı da dedi ki: “Ey kavmim! Mısır’ın saltanatı bana âit değil midir?! İşte şu ırmaklar benim (saraylarımda oturduğum yerlerde) altımdan doğru akmakta değil midir?! Hâlâ (benim üstünlüğümü) görmeyecek misiniz?!
اَمْ اَنَا۬ خَيْرٌ مِنْ هٰذَا الَّذ۪ي هُوَ مَه۪ينٌ وَلَا يَكَادُ يُب۪ينُ ﴿٥٢
52﴿ Yoksa ben şu kişiden daha hayırlı değil miyim ki o hakir ve zayıftır, üstelik (dilindeki pelteklikten dolayı) açıklamada bulun(arak merâmını anlat)maya yakın dahî olamıyor?!
فَلَوْلَٓا اُلْقِيَ عَلَيْهِ اَسْوِرَةٌ مِنْ ذَهَبٍ اَوْ جَٓاءَ مَعَهُ الْمَلٰٓئِكَةُ مُقْتَرِن۪ينَ ﴿٥٣
53﴿ (Biz değer verdiklerimizi altın bilezikler ve takılara boğuyoruz, mâdemki o, âlemlerin Rabbi’nin elçisi olduğunu iddiâ ediyor) öyleyse onun üzerine altından bilezikler atılsaydı ya! Ya da birbirine çok yakın olan melekler onunla birlikte (kendisini tasdîk etmek üzere art arda) gelseydi ya!”
فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَاَطَاعُوهُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِق۪ينَ ﴿٥٤
54﴿ Böylece o (Firavun), kavminden (kendisine itâat husûsunda) çabuk olmalarını talep etti de onlar hemen ona itâat ettiler. Çünkü şüphesiz onlar (evvelden beri yoldan çıkmış) fâsıklar toplumu idiler. (Onun için o azgın fâsığın sözünü hemen dinlediler.)
فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَۙ ﴿٥٥
55﴿ İşte Bizi(m gibi etkilenmekten münezzeh olan bir Zâtı) gazaplandırdıkları zaman onlardan intikam aldık ve hemen onları (hep) birlikte oldukları hâlde suyla boğduk.
فَجَعَلْنَاهُمْ سَلَفًا وَمَثَلًا لِلْاٰخِر۪ينَ۟ ﴿٥٦
56﴿ Böylece Biz onları sonra gelen (kâfir)ler için (cehennem yolunda) öncüler ve (ders çıkarılacak) ibretlik bir şey yaptık.
وَلَمَّا ضُرِبَ ابْنُ مَرْيَمَ مَثَلًا اِذَا قَوْمُكَ مِنْهُ يَصِدُّونَ ﴿٥٧
57﴿ Bir de (müşrikler tarafından cehennemde yanacaklara) bir örnek olarak Meryem’in oğlu (Îsâ) açıklandığı zaman, (Habîbim! Senin) o (bir an sessiz kalma)ndan dolayı birdenbire senin kavmin gülerek sevinç çığlığı atıyorlar(dı).
وَقَالُٓوا ءَاٰلِهَتُنَا خَيْرٌ اَمْ هُوَۜ مَا ضَرَبُوهُ لَكَ اِلَّا جَدَلًاۜ بَلْ هُمْ قَوْمٌ خَصِمُونَ ﴿٥٨
58﴿ Ayrıca o (Mekke ehlinden müşrik ola)nlar: “(Sence) bizim ilâhlarımız mı hayırlıdır yoksa o mu?! (Elbette sana göre de Îsâ hayırlıdır!)” dediler. Bunu sana (hakkı bâtıldan ayırmak için değil) ancak (fuzûlî) bir çekişme olsun diye açıkladılar. Doğrusu onlar (inadına düşmanlık yapan ve her konuda bâtıl yere) mücâdele eden bir toplumdur. Rivâyete göre; Abdullâh ibnü Ziba‘râ Müslüman olmadan önce: “Siz ve Allâh’ın dışında taptıklarınız cehennem odusunuz!” (el-Enbiyâ Sûresi:98) âyetini duyunca Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)e: “Hristiyanlar Îsâ’ya tapıyor, sen de onun gerçek bir peygamber olduğunu söylüyorsun. Îsâ ateşte ise, bizim ve ilâhlarımızın da orada onunla birlikte olmasında bir beis yoktur. Varsın biz de onunla berâber yanalım!” dedi. Bu söz karşısında Rasûlüllâh (Sallâllâhu Aleyhi ve Sellem)in bir anlık duraksaması üzerine Kureyş müşrikleri sevinçlerinden gülmeye ve yüksek sesle haykırmaya başladılar. Bunun üzerine Enbiyâ Sûresi’nin 101. âyet-i kerîmesi nâzil olarak, Îsâ (Aleyhisselâm) gibi, kendisine tapınılmaya rızâ göstermeyen, bilakis irâdeleri dışında tapınılan sâlih kulların cehennemden uzak olduğunu açıkladı. İşte bu ve bir sonraki âyet-i kerîme onların bu sözlerinden bahsetmektedir. (el-Beyzâvî; en-Nesefî; el-Hâzin)
اِنْ هُوَ اِلَّا عَبْدٌ اَنْعَمْنَا عَلَيْهِ وَجَعَلْنَاهُ مَثَلًا لِبَن۪ٓي اِسْرَٓاء۪يلَۜ ﴿٥٩
59﴿ O (Îsâ) ancak bir kuldur ki, Biz ona (peygamberlik gibi birtakım nîmetler lütfederek) iyilikte bulunmuştuk ve onu(n babasız yaratılışını) İsrâîloğulları için (ders çıkaracakları kıssa olarak) çok şaşılacak bir şey yapmıştık. (Böyle bir kulun ilâhlıktan ne nasîbi olabilir?)
وَلَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَا مِنْكُمْ مَلٰٓئِكَةً فِي الْاَرْضِ يَخْلُفُونَ ﴿٦٠
60﴿ (Ey erkekler!) Biz dileseydik (Îsâ kulumuzu babasız yarattığımız gibi) elbette sizin içinizden de birtakım melekler yaratırdık da (şimdi çocuklarınız sizin neslinizi devâm ettirdiği gibi o zaman) onlar özellikle yer(yüzün)de sizin yerinize geçerlerdi. /Sizi (helâk etmemizin ardında)n yerinize halef olacak (ve hiç isyân etmeyip ibâdetle meşgul olacak) melekler yaratırdık./ Tefsîr ehlinin beyânına göre; Allâh-u Te‘âlâ bu âyet-i celîlesinde müşriklere şöyle buyurmuş olmaktadır: “Îsâ (Aleyhisselâm)ın yaratılışı ilginç bir şey ise de, Ben bundan daha acâyip şeyler yapmaya da Kādirim! Nitekim şimdi melekleri hiçbir ana madde olmaksızın yoktan var etmekteyim. Ama istesem sizin gibi cisimlerden doğan çocukları da melek yapabilirim! Öyleyse doğma ve doğurma yoluyla da yaratılmaları mümkün olan meleklerin Benim çocuğum olmaları ve Benim ibâdetime hak kazanmaları nasıl düşünülebilir?!” (el-Âlûsî, 24/404-405)