v13.9.26 Geliştirme Notları
Kehf Sûresi
300
Cuz 15
﴾62﴿ Artık o ikisi (buluşacakları yeri) geçtikleri zaman o (Mûsâ (Aleyhisselâm)), genç adamına: “Sabah yemeğimizi getir. Andolsun ki; muhakkak biz (evvelki seferlerimizde hiç yorulmazken) işte bu yolculuğumuzdan dolayı bir yorgunlukla karşılaştık” dedi.
﴾63﴿ O (Yûşa‘ (Aleyhisselâm)): “(Başıma geleni) gördün mü ki; biz o (buluşma yerimiz olan) kayaya sığındığımız (ve onun yanında istirahat ettiğimiz) anda gerçekten de ben o balığı(n canlanıp denize fırladığını sana söylemeyi) unuttum! Bana onu (hatırlayıp sana) anlatmamı ise ancak şeytan(ın aklıma getirdiği başka meşgûliyetler) onu unutturdu. Hâlbuki o (balık), denizdeki yolunu şaşılacak bir şey edinmişti (çünkü suyun kapanması gerekirken onun arkası kapanmayıp tünel gibi açık kaldı)” dedi.
﴾64﴿ (Bunun üzerine) O (Mûsâ (Aleyhisselâm) yardımcısı olan genç adamına): “İşte sana! Bu (balığın denize atladığı yere ulaşmak), bizim aramakta olduğumuz şeydi” dedi ve böylece her ikisi kendi izleri üzere (geldikleri yolu) tam bir tâkiple geri döndüler.
﴾65﴿ Derken o ikisi (kayanın yanına geldiklerinde) Bizim seçkin kullarımızdan (Hızır adındaki) büyük bir kulu buldular ki, Biz ona tarafımızdan (ilhâm, dînî ilimler ve uzun ömür gibi) büyük rahmet(ler) vermiştik ve kendisine nezdimizden olmak üzere üstün ve farklı bir ilim öğretmiştik (ki Bize mahsus olan ve Bizim öğretmemiz dışında bilinmesi mümkün olmayan o “Ledünnî ilim” vâsıtasıyla o kulumuz gayba âit bâzı konuları bilmekteydi).
﴾66﴿ Mûsâ (Aleyhisselâm) ona dedi ki: “(Ey Hızır!) Sana öğretilmiş olanlardan bana (dînim husûsunda) çok isâbetli (ve hikmetli) bir ilim öğretme (şartına riâyet etme)ne karşılık (bu yolculuğunda) sana (eşlik etmek üzere) tâbi olabilir miyim?”
﴾67﴿ O dedi ki: “(Ey Mûsâ!) Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerini kabullenebilmen için) hiçbir (tahammüle ve) sabra aslâ güç yetiremezsin.
﴾68﴿ Zâten o şeylere karşı nasıl sabredebilirsin ki (onların zâhirini şerîata muhâlif göreceksin ve) herhangi bir bilgi bakımından da onları(n iç yüzünü) kavramış değilsin?!”
﴾69﴿ O (ise): “(Ey Hızır!) Yakında inşâallâh sen beni (gördüğüm işlere karşı îtirâz etmeyip) sabreden biri olarak bulacaksın ve sana âit hiçbir işe karşı gelmeyeceğim” dedi.
﴾70﴿ O (da): “(Ey Mûsâ!) Eğer (bu yolculuğumda) bana tâbi olursan (ve bu sırada şerîatın zâhirine muhâlif görüp münker kabûl ettiğin, hikmetini de anlayamadığın bir iş görecek olursan), artık ben sana kendisin(in iç yüzün)den bir açıklama başlatıncaya kadar bana hiçbir şey(in hikmetin)den sorma” dedi.
﴾71﴿ Derken o ikisi (binecekleri bir gemi arayışıyla sâhilde) yürüdüler. Nihâyet ikisi gemiye bindikleri zaman (geminin sâhibi kendilerine hürmet edip ücret de almamışken, Hızır (Aleyhisselâm) elindeki bir baltayla iki tahtayı koparıp) onu deliverdi. O (bu durumu görünce dayanamayarak elbisesiyle o deliği tıkamaya başladı ve): “Yoksa sen (geminin) ahâlisini suyla boğasın diye mi onu deldin?! Andolsun ki; gerçekten sen (görülmemiş) çok büyük münker (olan ilginç) bir şey yaptın!” dedi.
﴾72﴿ O: “(Ey Mûsâ!) Ben (sana): ‘Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerine karşı) hiçbir sabra (ve tahammüle) aslâ güç yetiremezsin’ dememiş miydim?!” dedi.
﴾73﴿ (Bunun üzerine) o: “(Ey Hızır!) Unutmuş olduğum bir şey sebebiyle beni sorumlu tutma ve (bu) işimden ötürü bana bir zorluk yükleme(yip müsâmahalı davranarak seni izlememe müsâade et)” dedi.
﴾74﴿ Böylece (Hızır (Aleyhisselâm) onun özrünü kabûl etti de) her ikisi (gemiden inerek) yürüdüler. Nihâyet (arkadaşlarıyla oynayan) bir erkek çocuğa rastladıkları anda o (Hızır (Aleyhisselâm) çocuğun başını tepesinden tutup eliyle kopararak) hemen onu öldürdü. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) geminin tahtasının koparılmasına dayanamazken, çocuğun kafasının koparılması gibi tahammül sınırlarını zorlayan bu hâdise ile karşılaşınca): “Yoksa sen (öldürdüğü) bir can karşılığı olmaksızın, (henüz bülûğa ermediği için de günahlardan) tertemiz olan bir canı mı öldürdün?! Andolsun ki; gerçekten sen (kabûl edilemeyecek ve nefretle karşılanacak) çok münker (ve ğayr-i meşrû) bir şey yaptın!” dedi.
سُورَةُ الْكَهْفِ
الجزء ١٥
٣٠٠
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا ﴿٦٢﴾
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَان۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَبًا ﴿٦٣﴾
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًاۙ ﴿٦٤﴾
فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا ﴿٦٥﴾
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا ﴿٦٦﴾
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٦٧﴾
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْرًا ﴿٦٨﴾
قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْرًا ﴿٦٩﴾
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا۟ ﴿٧٠﴾
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا ﴿٧١﴾
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٧٢﴾
قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْرًا ﴿٧٣﴾
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا ﴿٧٤﴾
Kehf Sûresi
300
Cuz 15
فَلَمَّا جَاوَزَا قَالَ لِفَتٰيهُ اٰتِنَا غَدَٓاءَنَاۘ لَقَدْ لَق۪ينَا مِنْ سَفَرِنَا هٰذَا نَصَبًا ﴿٦٢﴾
﴾62﴿ Artık o ikisi (buluşacakları yeri) geçtikleri zaman o (Mûsâ (Aleyhisselâm)), genç adamına: “Sabah yemeğimizi getir. Andolsun ki; muhakkak biz (evvelki seferlerimizde hiç yorulmazken) işte bu yolculuğumuzdan dolayı bir yorgunlukla karşılaştık” dedi.
قَالَ اَرَاَيْتَ اِذْ اَوَيْنَٓا اِلَى الصَّخْرَةِ فَاِنّ۪ي نَس۪يتُ الْحُوتَۘ وَمَٓا اَنْسَان۪يهُ اِلَّا الشَّيْطَانُ اَنْ اَذْكُرَهُۚ وَاتَّخَذَ سَب۪يلَهُ فِي الْبَحْرِۗ عَجَبًا ﴿٦٣﴾
﴾63﴿ O (Yûşa‘ (Aleyhisselâm)): “(Başıma geleni) gördün mü ki; biz o (buluşma yerimiz olan) kayaya sığındığımız (ve onun yanında istirahat ettiğimiz) anda gerçekten de ben o balığı(n canlanıp denize fırladığını sana söylemeyi) unuttum! Bana onu (hatırlayıp sana) anlatmamı ise ancak şeytan(ın aklıma getirdiği başka meşgûliyetler) onu unutturdu. Hâlbuki o (balık), denizdeki yolunu şaşılacak bir şey edinmişti (çünkü suyun kapanması gerekirken onun arkası kapanmayıp tünel gibi açık kaldı)” dedi.
قَالَ ذٰلِكَ مَا كُنَّا نَبْغِۗ فَارْتَدَّا عَلٰٓى اٰثَارِهِمَا قَصَصًاۙ ﴿٦٤﴾
﴾64﴿ (Bunun üzerine) O (Mûsâ (Aleyhisselâm) yardımcısı olan genç adamına): “İşte sana! Bu (balığın denize atladığı yere ulaşmak), bizim aramakta olduğumuz şeydi” dedi ve böylece her ikisi kendi izleri üzere (geldikleri yolu) tam bir tâkiple geri döndüler.
فَوَجَدَا عَبْدًا مِنْ عِبَادِنَٓا اٰتَيْنَاهُ رَحْمَةً مِنْ عِنْدِنَا وَعَلَّمْنَاهُ مِنْ لَدُنَّا عِلْمًا ﴿٦٥﴾
﴾65﴿ Derken o ikisi (kayanın yanına geldiklerinde) Bizim seçkin kullarımızdan (Hızır adındaki) büyük bir kulu buldular ki, Biz ona tarafımızdan (ilhâm, dînî ilimler ve uzun ömür gibi) büyük rahmet(ler) vermiştik ve kendisine nezdimizden olmak üzere üstün ve farklı bir ilim öğretmiştik (ki Bize mahsus olan ve Bizim öğretmemiz dışında bilinmesi mümkün olmayan o “Ledünnî ilim” vâsıtasıyla o kulumuz gayba âit bâzı konuları bilmekteydi).
قَالَ لَهُ مُوسٰى هَلْ اَتَّبِعُكَ عَلٰٓى اَنْ تُعَلِّمَنِ مِمَّا عُلِّمْتَ رُشْدًا ﴿٦٦﴾
﴾66﴿ Mûsâ (Aleyhisselâm) ona dedi ki: “(Ey Hızır!) Sana öğretilmiş olanlardan bana (dînim husûsunda) çok isâbetli (ve hikmetli) bir ilim öğretme (şartına riâyet etme)ne karşılık (bu yolculuğunda) sana (eşlik etmek üzere) tâbi olabilir miyim?”
قَالَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٦٧﴾
﴾67﴿ O dedi ki: “(Ey Mûsâ!) Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerini kabullenebilmen için) hiçbir (tahammüle ve) sabra aslâ güç yetiremezsin.
وَكَيْفَ تَصْبِرُ عَلٰى مَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ خُبْرًا ﴿٦٨﴾
﴾68﴿ Zâten o şeylere karşı nasıl sabredebilirsin ki (onların zâhirini şerîata muhâlif göreceksin ve) herhangi bir bilgi bakımından da onları(n iç yüzünü) kavramış değilsin?!”
قَالَ سَتَجِدُن۪ٓي اِنْ شَٓاءَ اللّٰهُ صَابِرًا وَلَٓا اَعْص۪ي لَكَ اَمْرًا ﴿٦٩﴾
﴾69﴿ O (ise): “(Ey Hızır!) Yakında inşâallâh sen beni (gördüğüm işlere karşı îtirâz etmeyip) sabreden biri olarak bulacaksın ve sana âit hiçbir işe karşı gelmeyeceğim” dedi.
قَالَ فَاِنِ اتَّبَعْتَن۪ي فَلَا تَسْـَٔلْن۪ي عَنْ شَيْءٍ حَتّٰٓى اُحْدِثَ لَكَ مِنْهُ ذِكْرًا۟ ﴿٧٠﴾
﴾70﴿ O (da): “(Ey Mûsâ!) Eğer (bu yolculuğumda) bana tâbi olursan (ve bu sırada şerîatın zâhirine muhâlif görüp münker kabûl ettiğin, hikmetini de anlayamadığın bir iş görecek olursan), artık ben sana kendisin(in iç yüzün)den bir açıklama başlatıncaya kadar bana hiçbir şey(in hikmetin)den sorma” dedi.
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا رَكِبَا فِي السَّف۪ينَةِ خَرَقَهَاۜ قَالَ اَخَرَقْتَهَا لِتُغْرِقَ اَهْلَهَاۚ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا اِمْرًا ﴿٧١﴾
﴾71﴿ Derken o ikisi (binecekleri bir gemi arayışıyla sâhilde) yürüdüler. Nihâyet ikisi gemiye bindikleri zaman (geminin sâhibi kendilerine hürmet edip ücret de almamışken, Hızır (Aleyhisselâm) elindeki bir baltayla iki tahtayı koparıp) onu deliverdi. O (bu durumu görünce dayanamayarak elbisesiyle o deliği tıkamaya başladı ve): “Yoksa sen (geminin) ahâlisini suyla boğasın diye mi onu deldin?! Andolsun ki; gerçekten sen (görülmemiş) çok büyük münker (olan ilginç) bir şey yaptın!” dedi.
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٧٢﴾
﴾72﴿ O: “(Ey Mûsâ!) Ben (sana): ‘Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerine karşı) hiçbir sabra (ve tahammüle) aslâ güç yetiremezsin’ dememiş miydim?!” dedi.
قَالَ لَا تُؤَاخِذْن۪ي بِمَا نَس۪يتُ وَلَا تُرْهِقْن۪ي مِنْ اَمْر۪ي عُسْرًا ﴿٧٣﴾
﴾73﴿ (Bunun üzerine) o: “(Ey Hızır!) Unutmuş olduğum bir şey sebebiyle beni sorumlu tutma ve (bu) işimden ötürü bana bir zorluk yükleme(yip müsâmahalı davranarak seni izlememe müsâade et)” dedi.
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَا لَقِيَا غُلَامًا فَقَتَلَهُۙ قَالَ اَقَتَلْتَ نَفْسًا زَكِيَّةً بِغَيْرِ نَفْسٍۜ لَقَدْ جِئْتَ شَيْـًٔا نُكْرًا ﴿٧٤﴾
﴾74﴿ Böylece (Hızır (Aleyhisselâm) onun özrünü kabûl etti de) her ikisi (gemiden inerek) yürüdüler. Nihâyet (arkadaşlarıyla oynayan) bir erkek çocuğa rastladıkları anda o (Hızır (Aleyhisselâm) çocuğun başını tepesinden tutup eliyle kopararak) hemen onu öldürdü. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) geminin tahtasının koparılmasına dayanamazken, çocuğun kafasının koparılması gibi tahammül sınırlarını zorlayan bu hâdise ile karşılaşınca): “Yoksa sen (öldürdüğü) bir can karşılığı olmaksızın, (henüz bülûğa ermediği için de günahlardan) tertemiz olan bir canı mı öldürdün?! Andolsun ki; gerçekten sen (kabûl edilemeyecek ve nefretle karşılanacak) çok münker (ve ğayr-i meşrû) bir şey yaptın!” dedi.