v13.9.26 Geliştirme Notları
Kehf Sûresi
301
Cuz 16
﴾75﴿ O (Hızır (Aleyhisselâm) da): “Ben sana ‘(Ey Mûsâ!) Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerine) sabretmeye aslâ güç yetiremezsin’ dememiş miydim?!” dedi.
﴾76﴿ O (Mûsâ (Aleyhisselâm)): “Sana bundan sonra bir şeyden soracak olursam artık benimle arkadaşlık etme. Gerçekten de (ben bunu yaptığım zaman üç kere söz bozmuş olacağımdan) sen benim tarafımdan (mâzur sayılabileceğin) bir özre ulaşmış oldun” dedi.
﴾77﴿ Akabinde yine ikisi (yola koyulup) gittiler. Nihâyet (Antakya nâmındaki) bir memleketin halkına geldikleri zaman oranın ahâlisinden yemek istediler ama onlar o ikisini misâfir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak iste(rcesine bekle)yen bir duvar buldular da, o (Hızır (Aleyhisselâm)) hemen onu doğrulttu. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) onun böyle cimri insanların duvarlarını düzeltmeye çalıştığını görünce artık sabredemeyerek): “Dileseydin buna karşılık elbette bir ücret edinirdin (de, onunla açlığımızı giderirdik. Bu yaptığın iş tamâmen gereksiz bir davranış oldu)” dedi.
﴾78﴿ (Bunun üzerine) o (Hızır (Aleyhisselâm)) dedi ki: “İşte bu (üçüncü îtirâzın) benim aram ile senin aranın ayrılığı(nın tam zamânı)dır. (Şimdi) muhakkak sana, kendisine karşı sabretmeye güç bulamadığın o şeylerin (gerçek yüzünü ifâde eden) te’vîlini haber vereceğim!
﴾79﴿ O gemiy(i delmem)e gelince; o (hiçbir geçim kaynakları olmayan) birtakım yoksul kimselere âitti ki (o beş kişi bakmakla yükümlü oldukları beş kötürüm kardeşlerine yardım edebilmek için) denizde çalışıyorlardı. Bu sebeple ben onu ayıplı (bir mal) yapmak istedim. (Çünkü) onların ötesinde de (kâfir ve zorba) bir hükümdâr vardı ki, her bir (sağlam) gemiyi gasp ederek alıyordu. (Nitekim o hükümdâr bizim arkamızdan onların gemisini kızağa çektirip teftiş etti ama ayıbını görünce bıraktı, daha sonra onlar gemiyi tâmir edip faydalanmaya devâm ettiler. Bizi ücretsiz taşıyan bu kişilere böyle bir iyilikte bulunmamız gerekmez miydi?!)
﴾80﴿ Şimdi o (öldürdüğüm) erkek çocuk(la ilgili gerçeği sana açıklayayım); onun ana-babası îmânlı iki kişiydiler. Ama biz onun, (büyüdüğünde kâfir olacağını ayrıca kendi kâfirliğiyle yetinmeyip) o ikisini de azgınlık ve kâfirlikle bürüyeceğinden (onların da onun sevgisinden etkilenerek bâtıl dîne yönelebileceklerinden) endişelendik.
﴾81﴿ Artık biz o ikisinin Rabbinin (günahlardan ve kötü ahlâktan) temizlik bakımından ondan daha iyisini ve (ana-babasına karşı) merhamet bakımından daha yakın olanını onun yerine o ikisine vermesini diledik. İbnü Abbâs ve Ca‘fer-i Sâdık (Radıyallâhu Anhüm) gibi bâzı zevâttan nakledildiğine göre; gerçekten Allâh-u Te‘âlâ oğullarının ölümünün ardından onlara öyle bir kız çocuğu nasip etti ki, o büyüdüğünde bir peygamber eşi oldu ve ümmetlerin hidâyetine vesîle olan yetmiş peygamber doğurdu. (es-Sa‘lebî, el-Keşfü ve’l-beyân, rakam:1790, 17/235; el-Vâhidî, el-Besît, 14/123; es-Semerkandî, Bahru’l-‘ulûm, 2/358; ‘Ömer en-Nesefî, et-Teysîr, 10/125)
﴾82﴿ O duvar(ı düzeltmemin îzâhın)a gelince; o (meyilli duvar) şehirde bulunan iki yetim çocuğa âit idi, altında da o ikisine âit bir hazîne bulunmaktaydı. O ikisinin babası da sâlih bir kimse idi. İşte senin Rabbin, o ikisinin de güçlü çağlarına ulaşmalarını ve senin Rabbinden bir rahmet(in eseri onlar hakkında tezâhür etsin) için ikisinin hazînesini (başkalarının değil de) o ikisinin çıkarmalarını diledi. (Aslında Allâh-u Te‘âlâ, mübârek babalarının iyiliğinin faydasını çocuklarına dünyâda ulaştırmak istedi ama ben bu duvarı bu hâlde bıraksaydım yetimler büyümeden yıkılacak ve altındaki gömü bizi misâfir etmeyen bozuk adamlara kalacaktı. Sen mâdem buranın halkına kızıyorsun, o zaman niçin benim onların bu mala konmalarını önlememe îtirâz ediyorsun?!) Zâten ben on(ca görmüş olduğun hârikulâde konuy)u kendi (fikrimden kaynaklı şahsî) işimden (ve görüşümden) dolayı yapmadım. İşte sana! Bu (anlattıklarım) kendisine karşı sabretmeye güç bulamadığın o şeylerin (gerçek yüzü ve) te’vîlidir!”
﴾83﴿ (Habîbim!) Bir de o (müşrik ola)nlar (Yahûdîlerin kışkırtmasıyla seni imtihan etmek için) Zülkarneyn(in kim olduğundan ve onun hakkındaki haberler)den sana soruyorlar. De ki: “Muhakkak (şimdi) size ondan sıralı bâzı haberler okuyacağım.” Şu bilinsin ki; Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığı husûsu ihtilaflı olduğu için bu konuda tartışmaya girmek yasaklanmıştır. Nitekim birçok ulemânın Hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği: “Zülkarneyn ne peygamber, ne de bir melekti. Ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisini sevmiş olduğu sâlih bir kuldu. O da Allâh-u Te‘âlâ’yı sevmiş ve O’na karşı samîmî olmuştu, Allâh-u Te‘âlâ da onu seçkin kılmıştı” (‘Abdürrezzâk, et-Tefsîr, rakam:2970, 3/234; et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 15/370; et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-âsâr, 5/121; ‘Ömer en-Nesefî, et-Teysîr, 10/129) şeklindeki rivâyet mutlaka vahiy sâhibinden gelen bir duyuma bağlıdır. Ama yine de Lokmân, Hızır ve Zülkarneyn (Aleyhimüsselâm) gibi Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen zevât-ı kirâmın peygamber olup olmadıkları husûsu tartışma konusu yapılmamalıdır. Ezrakî (Rahimehullâh)ın nakline göre; Zülkarneyn, İbrâhîm (Aleyhisselâm)a kavuşarak Müslüman olmuş ve Kâ‘be’yi İbrâhîm ve İsmâ‘îl (Aleyhimesselâm) ile birlikte tavâf etmiştir. Rivâyete göre; o yürüyerek hac yapmıştır, hattâ kendisine binmesi için bir at getirilince: “Halîl İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bulunduğu bir şehirde ata binemem” demiş ve o zaman bulutlar emrine verilmiş, tüm sebepler kendisine seferber edilmiştir. İbrâhîm (Aleyhisselâm) da onu bununla müjdelemiştir. Artık o günden sonra gazâya giderken onu ve bütün ordusunu tüm teçhîzâtıyla birlikte bulutlar taşımaya başlamıştır. Nitekim âyet-i kerîmeler ona verilen imkânları açıkça beyân etmektedir. Rivâyete göre; Hızır (Aleyhisselâm) onun vezîri ve teyzesinin oğluydu, her gittiği yerde ordusunun önünde bulunurdu. (el-Âlûsî, 15/534; es-Sâvî, 3/23)
سُورَةُ الْكَهْفِ
الجزء ١٦
٣٠١
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٧٥﴾
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْرًا ﴿٧٦﴾
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَارًا يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا ﴿٧٧﴾
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ﴿٧٨﴾
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا ﴿٧٩﴾
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ ﴿٨٠﴾
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا ﴿٨١﴾
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۜ۟ ﴿٨٢﴾
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًاۜ ﴿٨٣﴾
Kehf Sûresi
301
Cuz 16
قَالَ اَلَمْ اَقُلْ لَكَ اِنَّكَ لَنْ تَسْتَط۪يعَ مَعِيَ صَبْرًا ﴿٧٥﴾
﴾75﴿ O (Hızır (Aleyhisselâm) da): “Ben sana ‘(Ey Mûsâ!) Gerçekten sen benimle birlikte (gezdiğin sürece göreceklerine) sabretmeye aslâ güç yetiremezsin’ dememiş miydim?!” dedi.
قَالَ اِنْ سَاَلْتُكَ عَنْ شَيْءٍ بَعْدَهَا فَلَا تُصَاحِبْن۪يۚ قَدْ بَلَغْتَ مِنْ لَدُنّ۪ي عُذْرًا ﴿٧٦﴾
﴾76﴿ O (Mûsâ (Aleyhisselâm)): “Sana bundan sonra bir şeyden soracak olursam artık benimle arkadaşlık etme. Gerçekten de (ben bunu yaptığım zaman üç kere söz bozmuş olacağımdan) sen benim tarafımdan (mâzur sayılabileceğin) bir özre ulaşmış oldun” dedi.
فَانْطَلَقَا۠ حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَيَٓا اَهْلَ قَرْيَةٍۨ اسْتَطْعَمَٓا اَهْلَهَا فَاَبَوْا اَنْ يُضَيِّفُوهُمَا فَوَجَدَا ف۪يهَا جِدَارًا يُر۪يدُ اَنْ يَنْقَضَّ فَاَقَامَهُۜ قَالَ لَوْ شِئْتَ لَتَّخَذْتَ عَلَيْهِ اَجْرًا ﴿٧٧﴾
﴾77﴿ Akabinde yine ikisi (yola koyulup) gittiler. Nihâyet (Antakya nâmındaki) bir memleketin halkına geldikleri zaman oranın ahâlisinden yemek istediler ama onlar o ikisini misâfir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak iste(rcesine bekle)yen bir duvar buldular da, o (Hızır (Aleyhisselâm)) hemen onu doğrulttu. O (Mûsâ (Aleyhisselâm) onun böyle cimri insanların duvarlarını düzeltmeye çalıştığını görünce artık sabredemeyerek): “Dileseydin buna karşılık elbette bir ücret edinirdin (de, onunla açlığımızı giderirdik. Bu yaptığın iş tamâmen gereksiz bir davranış oldu)” dedi.
قَالَ هٰذَا فِرَاقُ بَيْن۪ي وَبَيْنِكَۚ سَاُنَبِّئُكَ بِتَأْو۪يلِ مَا لَمْ تَسْتَطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًا ﴿٧٨﴾
﴾78﴿ (Bunun üzerine) o (Hızır (Aleyhisselâm)) dedi ki: “İşte bu (üçüncü îtirâzın) benim aram ile senin aranın ayrılığı(nın tam zamânı)dır. (Şimdi) muhakkak sana, kendisine karşı sabretmeye güç bulamadığın o şeylerin (gerçek yüzünü ifâde eden) te’vîlini haber vereceğim!
اَمَّا السَّف۪ينَةُ فَكَانَتْ لِمَسَاك۪ينَ يَعْمَلُونَ فِي الْبَحْرِ فَاَرَدْتُ اَنْ اَع۪يبَهَا وَكَانَ وَرَٓاءَهُمْ مَلِكٌ يَأْخُذُ كُلَّ سَف۪ينَةٍ غَصْبًا ﴿٧٩﴾
﴾79﴿ O gemiy(i delmem)e gelince; o (hiçbir geçim kaynakları olmayan) birtakım yoksul kimselere âitti ki (o beş kişi bakmakla yükümlü oldukları beş kötürüm kardeşlerine yardım edebilmek için) denizde çalışıyorlardı. Bu sebeple ben onu ayıplı (bir mal) yapmak istedim. (Çünkü) onların ötesinde de (kâfir ve zorba) bir hükümdâr vardı ki, her bir (sağlam) gemiyi gasp ederek alıyordu. (Nitekim o hükümdâr bizim arkamızdan onların gemisini kızağa çektirip teftiş etti ama ayıbını görünce bıraktı, daha sonra onlar gemiyi tâmir edip faydalanmaya devâm ettiler. Bizi ücretsiz taşıyan bu kişilere böyle bir iyilikte bulunmamız gerekmez miydi?!)
وَاَمَّا الْغُلَامُ فَكَانَ اَبَوَاهُ مُؤْمِنَيْنِ فَخَش۪ينَٓا اَنْ يُرْهِقَهُمَا طُغْيَانًا وَكُفْرًاۚ ﴿٨٠﴾
﴾80﴿ Şimdi o (öldürdüğüm) erkek çocuk(la ilgili gerçeği sana açıklayayım); onun ana-babası îmânlı iki kişiydiler. Ama biz onun, (büyüdüğünde kâfir olacağını ayrıca kendi kâfirliğiyle yetinmeyip) o ikisini de azgınlık ve kâfirlikle bürüyeceğinden (onların da onun sevgisinden etkilenerek bâtıl dîne yönelebileceklerinden) endişelendik.
فَاَرَدْنَٓا اَنْ يُبْدِلَهُمَا رَبُّهُمَا خَيْرًا مِنْهُ زَكٰوةً وَاَقْرَبَ رُحْمًا ﴿٨١﴾
﴾81﴿ Artık biz o ikisinin Rabbinin (günahlardan ve kötü ahlâktan) temizlik bakımından ondan daha iyisini ve (ana-babasına karşı) merhamet bakımından daha yakın olanını onun yerine o ikisine vermesini diledik. İbnü Abbâs ve Ca‘fer-i Sâdık (Radıyallâhu Anhüm) gibi bâzı zevâttan nakledildiğine göre; gerçekten Allâh-u Te‘âlâ oğullarının ölümünün ardından onlara öyle bir kız çocuğu nasip etti ki, o büyüdüğünde bir peygamber eşi oldu ve ümmetlerin hidâyetine vesîle olan yetmiş peygamber doğurdu. (es-Sa‘lebî, el-Keşfü ve’l-beyân, rakam:1790, 17/235; el-Vâhidî, el-Besît, 14/123; es-Semerkandî, Bahru’l-‘ulûm, 2/358; ‘Ömer en-Nesefî, et-Teysîr, 10/125)
وَاَمَّا الْجِدَارُ فَكَانَ لِغُلَامَيْنِ يَت۪يمَيْنِ فِي الْمَد۪ينَةِ وَكَانَ تَحْتَهُ كَنْزٌ لَهُمَا وَكَانَ اَبُوهُمَا صَالِحًاۚ فَاَرَادَ رَبُّكَ اَنْ يَبْلُغَٓا اَشُدَّهُمَا وَيَسْتَخْرِجَا كَنْزَهُمَاۗ رَحْمَةً مِنْ رَبِّكَۚ وَمَا فَعَلْتُهُ عَنْ اَمْر۪يۜ ذٰلِكَ تَأْو۪يلُ مَا لَمْ تَسْطِعْ عَلَيْهِ صَبْرًاۜ۟ ﴿٨٢﴾
﴾82﴿ O duvar(ı düzeltmemin îzâhın)a gelince; o (meyilli duvar) şehirde bulunan iki yetim çocuğa âit idi, altında da o ikisine âit bir hazîne bulunmaktaydı. O ikisinin babası da sâlih bir kimse idi. İşte senin Rabbin, o ikisinin de güçlü çağlarına ulaşmalarını ve senin Rabbinden bir rahmet(in eseri onlar hakkında tezâhür etsin) için ikisinin hazînesini (başkalarının değil de) o ikisinin çıkarmalarını diledi. (Aslında Allâh-u Te‘âlâ, mübârek babalarının iyiliğinin faydasını çocuklarına dünyâda ulaştırmak istedi ama ben bu duvarı bu hâlde bıraksaydım yetimler büyümeden yıkılacak ve altındaki gömü bizi misâfir etmeyen bozuk adamlara kalacaktı. Sen mâdem buranın halkına kızıyorsun, o zaman niçin benim onların bu mala konmalarını önlememe îtirâz ediyorsun?!) Zâten ben on(ca görmüş olduğun hârikulâde konuy)u kendi (fikrimden kaynaklı şahsî) işimden (ve görüşümden) dolayı yapmadım. İşte sana! Bu (anlattıklarım) kendisine karşı sabretmeye güç bulamadığın o şeylerin (gerçek yüzü ve) te’vîlidir!”
وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنْ ذِي الْقَرْنَيْنِۜ قُلْ سَاَتْلُوا عَلَيْكُمْ مِنْهُ ذِكْرًاۜ ﴿٨٣﴾
﴾83﴿ (Habîbim!) Bir de o (müşrik ola)nlar (Yahûdîlerin kışkırtmasıyla seni imtihan etmek için) Zülkarneyn(in kim olduğundan ve onun hakkındaki haberler)den sana soruyorlar. De ki: “Muhakkak (şimdi) size ondan sıralı bâzı haberler okuyacağım.” Şu bilinsin ki; Zülkarneyn’in peygamber olup olmadığı husûsu ihtilaflı olduğu için bu konuda tartışmaya girmek yasaklanmıştır. Nitekim birçok ulemânın Hazret-i Alî (Radıyallâhu Anh)dan naklettiği: “Zülkarneyn ne peygamber, ne de bir melekti. Ancak Allâh-u Te‘âlâ’nın kendisini sevmiş olduğu sâlih bir kuldu. O da Allâh-u Te‘âlâ’yı sevmiş ve O’na karşı samîmî olmuştu, Allâh-u Te‘âlâ da onu seçkin kılmıştı” (‘Abdürrezzâk, et-Tefsîr, rakam:2970, 3/234; et-Taberî, Câmi‘u’l-Beyân, 15/370; et-Tahâvî, Şerhu Müşkili’l-âsâr, 5/121; ‘Ömer en-Nesefî, et-Teysîr, 10/129) şeklindeki rivâyet mutlaka vahiy sâhibinden gelen bir duyuma bağlıdır. Ama yine de Lokmân, Hızır ve Zülkarneyn (Aleyhimüsselâm) gibi Kur’ân-ı Kerîm’de bahsi geçen zevât-ı kirâmın peygamber olup olmadıkları husûsu tartışma konusu yapılmamalıdır. Ezrakî (Rahimehullâh)ın nakline göre; Zülkarneyn, İbrâhîm (Aleyhisselâm)a kavuşarak Müslüman olmuş ve Kâ‘be’yi İbrâhîm ve İsmâ‘îl (Aleyhimesselâm) ile birlikte tavâf etmiştir. Rivâyete göre; o yürüyerek hac yapmıştır, hattâ kendisine binmesi için bir at getirilince: “Halîl İbrâhîm (Aleyhisselâm)ın bulunduğu bir şehirde ata binemem” demiş ve o zaman bulutlar emrine verilmiş, tüm sebepler kendisine seferber edilmiştir. İbrâhîm (Aleyhisselâm) da onu bununla müjdelemiştir. Artık o günden sonra gazâya giderken onu ve bütün ordusunu tüm teçhîzâtıyla birlikte bulutlar taşımaya başlamıştır. Nitekim âyet-i kerîmeler ona verilen imkânları açıkça beyân etmektedir. Rivâyete göre; Hızır (Aleyhisselâm) onun vezîri ve teyzesinin oğluydu, her gittiği yerde ordusunun önünde bulunurdu. (el-Âlûsî, 15/534; es-Sâvî, 3/23)